Advert
Arif ÜÇLER
Arif ÜÇLER
Giriş Tarihi : 12-04-2021 17:31

Anneme mektuplar (III)

    26 Martta bizi bırakıp gideli, boynu bükük bırakalı 5 sene oldu anne.

Yıl mevlidini pandemiden dolayı yasak olduğu için geçen sene olduğu gibi bu sene de yaptıramadık.

Bu körolası virüs bütün dünyada şu ana kadar 135 milyona yakın kişiyi hasta etti, 3 milyon civarında da ölüme yol açtı.

Ülkemizde 4 milyona yakın kişi hastanelik olurken covid 19 dedikleri bu koronavirüsün bizde öldürdüğü insan sayısı 35 bine dayandı.

Durumumuz çok vahim anne.

Düşünsene Güney Afrika’da mutasyon geçirip başka bir kılığa bürünen virüs taaa oradan kalktı geldi buraya ve bizim Geriş ve Yanaz köylerinin karantinaya alınmasına neden oldu.

Nereden nereye

Güney Afrika nire Geriş, Yanaz nireeee.

Sadece biz değil bütün insanlık perişan bir vaziyette.

Babamı sorarsan hâlâ inanmıyor.

Geçenlerde bana “Bir seneden beri virüs mü kalır” dedi.

Bu arada Bartın Gazetesi’ne verdiğimiz anma ilanı ile seni bir kez daha andık anne.

Mektuba anca elim değdi.

Bu mektupları kitap yapacaksam eğer, böyle pehlivan tefrikası gibi en az 20, beki de 30 tane daha yazmam gerekecek.

Sen de “uzun yazıyorsun” deme sakın anne.

Kısa yazacak kadar usta değilim, ne yapayım.

Başsavcıya gittik

Bizim Necdet usta (Aydemir) ziyaretleri, çelenk sunmaları falan pek seviyor.

Geçenlerde Başsavcı Faruk Kaynak’ı ziyaret edeceğiz, bugün saat 16.00’da bizi bekliyor dediğinde saat 11.00’e geliyordu.

Bir gün önceden haberim olmadığı için iki ayağım bir pabuca girdi.

Üzerinize afiyet, tuvaletten çıkamama gibi bir durumum var da.

Neyse ıkındım sıkındım kendimi saat 16.00’ya yetiştirdim.

Geçen yıl haziran ayında Gümüşhane Cumhuriyet Başsavcılığından ilimize atanan Başsavcı Kaynak’ı Bartın Gazetesi Sahibi Esen Aliş, Çağdaş Gazeteciler Derneği Başkanı Necdet Aydemir, ben ve Erdal Arslan ile Bartın’la alakalı medya-haber-reklam sitesinin sahibi Serkan Girgin’le birlikte ziyaret ettik.

Tabii ziyaretimiz pandemi kurallarına göre vücut buldu.

Maskeli ve mesafeli idik.

Ama sayın başsavcımızın güler yüzü ve sıcaklığı ile samimi bir ortamda gerçekleşen ziyaretimizde gönüllerde mesafe yoktu.

Epey sohbet ettik.

Genç, dinamik, kitap okumayı seven, adaleti nasıl daha iyi dağıtabilirimin derdinde olan, vatandaşa kapısı açık bir başsavcımız var.

Benin edindiğim izlenim budur.

Aydemir’i şikâyet ettim

Başsavcımıza kendimi Bartın’ın gazetecilikten ilk emekli gazetecisi olarak tanıttım.

Dedim ki;

Efendim, 30 sene gazetecilik yaptım.

Bunun 15’i ulusal basında geçti.

Yereli geneli bütün çalıştığım gazeteler günlüktü.

Çok yorucu ve stresli bir meslek yaşamından sonra emekli oldum, tam arkama yaslanıp ohh bee diyeceğim, Necdet Aydemir telefon açtı, “gazetecilikten emekli olunmaz, seni başkan yardımcısı yaptım” dedi.

Biz de “yaptın madem hadi olsun bakalım” dedik.

Öyle ya bir delikanlı kaç senede meydana geliyor, kırmak olur mu…

Bob Marley’in bir lafı var anne;

Bir gün kalem diyecek ki bu kadar yazdığın yeter çiz gitsin.

Necdet usta bırakmadı ki çizeyim Bob abi.

Telefon açıyor, tören var, çelenk sunacağız diyor.

Bir başka gün yine arıyor, falan yere ziyarete gideceğiz diyor.

Yazı isterken de ver müziği der gibi “artık zamanı geldi; ver yazıyı” diyor.

Bu arkadaş beni rahat bırakmıyor, şikâyetçiyim dedim.

Başsavcı Bey gülümsedi.

Ben de zaten baktım hep ciddi şeyler konuşuyoruz, işi şakaya vurup ortamı biraz yumuşatayım dedim.

Öyle de oldu.

Hep beraber gülümsedik.

Her şeyden bilgisi var

Başsavcımızla ilgili bir tespitim de şudur;

Her şeyden bilgisi var.

Her şeyden dediysem, tabii ki herkes her şeyi bilemez.

Ama sorunlara vakıf.

İlimizi kısa sürede öğrenmiş.

Neredeyse üzerinden 15 yıl geçen büyük mafya operasyonunu bile biliyor.

Tefecileri de konuştuk.

Bu sorun hemen her şehirde var ama bana burada sanki daha çokmuş gibi geliyor dedim.

Eğer tefecilerden mağdur olanların hepsi şikâyetçi olsalar bu da çözülecek ama buna çoğu korkudan yanaşmıyor.

Bu da hem polisin hem adliyenin işini zorlaştırıyor.

Başsavcı Bey vatandaşların her olayda polise, jandarmaya, adalete yardımcı olmalarını istiyor.

Biz aracıyız, arada köprü vazifesi görüyoruz.

İletiyoruz efendim.

Okursak bileceğiz

Basından konuşurken de “memnun musunuz?” diye sordum.

Yerel gazeteleri okuduğunu, yapılan yayınları yakından takip ettiğini ifade etti.  

Memnun olduğu yönler de var, olmadığı yönler de.

Bilginin çok önemli olduğunu ve günümüzde büyük bir güç haline geldiğini, kamu görevlilerinin bilgili olması kadar gazetecilerin de bilgili olması gerektiğini söyledi.

”Başsavcının, savcının ne olduğunu bile bilmeyenler var. Savcı neden tutuklamadı diyorlar. Savcı tutuklamaz. Tutuklama talebiyle mahkemeye sevk eder. Bunları bilmeyen gazeteciler var” dedi.

Soruşturma ile kovuşturma, tutuklu ile hükümlü arasındaki farkı bilmeyenler de var.

Ve daha neler neler.

Bilgiye ulaşmak kolaylaştı

Bilgi çağındayız.

Okursak öğreneceğiz de, öğrensek bileceğiz de, okumuyoruz ki.

Bilginin kaynağından alınıp haberin doğru bir şekilde kamuoyuna aktarılmasının önemine de dikkat çekti Başsavcı Kaynak.

Muhabirlik yaptığım 90’lı yıllarda bilgiye ulaşmak bugünkü gibi kolay değildi.

Kurucaşile’deki bir trafik kazasından dolayı Jandarma Yüzbaşısı ile tartıştığımı biliyorum.

Toplum da devlet de şimdi daha şeffaf.

Haber, bilgi, fotoğraf, görüntü çoğu zaman kendiliğinden geliyor.

Gelmeyenlere de bir zahmet gidiversin arkadaşlar.

Kaynağından bilgi almak, haberi doğru vermek açısından büyük önem taşıyor.

Herkes gazeteci

Bir de sosyal medya var.

Hani şu herkesin kafasına göre bir şeyler yazdığı mecra.

Valla arkadaş sokağa çıksanız gazeteciye çarpıyorsunuz.

İş o hale geldi.

Çok seslilik dediysek o kadar da değil.

Her kafadan bir çıkıyor.

Bunların hepsine itibar edilse herhalde büyük kaos olur.

İşte tam burada yasal düzenlemelerin önemi ortaya çıkıyor.

Bir de basınımızda kes-kopyala-yapıştır hastalığı var.

Bu da zaten bir türlü okutamadığımız gazetelerimizi ve geliştiremediğimiz gazeteciliğimizi daha da geriye götürüyor.

Memleketimden Gazetecilik Manzaraları başlığı altında neredeyse 100’ü bulan seri yazılarım vardı.

Bu yazılarda yerel basının fotoğrafını çekmiştim uzun süre.

Bir ombusdman gibi kendi gazetemdeki eksikleri, gedikleri, hataları bile yazardım.

Bunları da kitap yapsam nasıl olur acaba?

Kimler geldi, kimler geçti

55 yaşındayım, 30 yıl aktif gazetecilik yaptım.

Gazetecilik yaşımla il oluşumuz neredeyse aynı ana denk geldi.

İlimize gelen giden bütün bürokratları, siyasileri, dernek ve oda başkanlarını tanıyorum, biliyorum.

Çoğunun haberini yapmışlığım, yazısını yazmışlığım, çayını içmişliğim vardır.

Çok başsavcı gördüm.

İçlerinde buzdolabı gibi soğuk, yüzü mahkeme duvarı gibi asık olanlar da vardı, güler yüzlü, sıcak, insan canlısı olanlar da.

Mahkeme kadıya mülk değildir derler.

Kimler geldi kimler geçti.

İyi olanları, adaleti adaletli bir şekilde dağıtanları, arkasında güzel eserler bırakanları iyi anıyoruz.

Kötü olanları kötü anıyoruz.

Baki kalan şu gök kubbede hoş bir sada imiş diyoruz ya işte bunu tam da bunun için söylüyoruz.

Serkan Girgin

Diksiyonu iyi.

Ağzı laf yapıyor.

Ekran duruşu var.

Fiziği düzgün.

Sempatik ve yakışıklı.

Atak, girişken.

Üstelik mütevazi.

Saygılı, efendi.

Öyle havayla cıvayla işi yok.

Artistlik, ukalalık yapmıyor yani.

Serkan Girgin’i tarif ettim size.

Çoğunuz biliyorsunuz zaten.

İnternetten canlı yayın yapıyor.

Facebook televizyonculuğu dersek yanlış bir ifade kullanmış olmayız herhalde.

Gitmek lazım bazen

Bazen denk geliyor, bakıyorum.

Güzel işler yapıyor.

Geleceği parlak.

Başsavcı Bey de kendisi hakkında olumlu izlenimlere sahip.

Bunu açıkça söyledi.

Dışarıda büyük kanallarda rahatlıkla çalışabilecek potansiyeli var Serkan’ın.

Eğer önüne fırsat çıkarsa veya bu fırsatı kendisi yaratsın, hiç beklemesin, arkasına bile bakmadan hemen gitsin derim.

Benim önüme biri 1998’de diğeri 2006’da biri Nazım Alpman diğeri Köksal Toptan vasıtası ile iki fırsat çıktı, ikisini de buradan gitmediğim için değerlendir(e)medim.

Nazım abi burada olacağın kadar olmuşsun, eğer kalırsan bundan sonra geriye gidersin demişti.

Dediği de oldu.

Hem maddi hem manevi geriye gittim.

İtin uğursuzun maskarası olmak da var işin ucunda.

O nedenle git diyorum Serkan’a.

Git boğulursan büyük denizde boğul, derede değil.

Mevzu Bartın’la alakalı ise

Eski milletvekilimiz, bakanımız, meclis başkanımız Köksal Bey “Buralarda sana üzülüyorum” demişti, buralarda sana yazık oluyor anlamında.

Ben de kalırsa Serkan’a üzüleceğim.

Giderse başarılı olacağına inanıyorum.

Yıllar sonra “Bir abi vardı, böyle dediydi” diyeceğini düşünüyorum.

Serkan’da Acun Ilıcalı’nın ışığını görüyorum.

Acun firarda diye bir gezi programı vardı yıllar önce.

Acun benimde ilgiyle takip ettiğim bu programla muhabirlikte kendini gösterip parlamıştı.

Tarzları aynı diye düşünüyorum.

Bizim Şafak da (Güngör) bu işlere meraklıydı.

Ama hem imkân bulamadı hem kendini geliştiremedi.

Serkan’da gördüğüm kadarıyla imkân yaratma ve kendini geliştirme kabiliyeti var.

Allah selamet versin

 Gazetecilik yapıyor ama ben gazeteciyim demiyor.

Böyle de alçakgönüllü ve gösterişten uzak bir arkadaşımız.

Halbuki gazeteci değilim demesi gereken o kadar çok kişi var ki.

Serkan tabii ki onlardan değil.

Öyle olsaydı böyle olmazdı.

Başsavcı Bey’i ziyaretimizde aramızdaydı.

Ziyaretimize renk ve zenginlik kattı.

Allah selamet versin.

Yolu açık olsun.

Serkan kardeşime aklıma gelmişken buradan bir slogan vereyim;

“Mevzu Bartın’la alakalı ise gerisi teferruattır!”

Okuyalım arkadaşlar

Kitap okumayı sevdiğini öğrendiğimiz Başsavcı Bey’e ziyaretimizin anısına Bartın’la alakalı kitaplar takdim ettik.

Bu pandemi aslında kitap okumak için hepimize büyük bir fırsat verdi.

İyi de namazda gözü olmayanın ezanda kulağı olmazmış misali bize kitabı, gazeteyi bedava verseler tık yok be kardeşim.

Toplum olarak ne yazık ki bu konuda karnemiz zayıf.

Bir aşı da bunun için lazım, hem de en etkilisinden.

Valla ben ne bulursam okuyorum arkadaş.

Son zamanlarda en büyük merakım dedektif romanları.

Bu da ben de Jo Nesbo ile başladı.

Adamın Türkçeye çevrilmiş bütün kitaplarını aldım (20 kadar) okudum

Hem de büyük bir zevk ve heyecanla.  

Çocuklar için yazdıklarını bile okudum.

Böylece, 1925’te kurulan Azim Kitabevinin, bir yazarın bütün kitaplarını okuyan sayılı okurları arasına girmiş bulunmaktayım.

Yazar dediğin böyle olmalı.

Ne yazdıysa, yazıyorsa tekmili birden hepsini okutmalı.

Behzat Ç. ayarında

Nesbo, Norveçli, polisiye yazarı.

Kitapları tüm dünyada 50’den fazla dile çevrilmiş ve 50 milyon satış rakamına ulaşmış bir yazar.

Benim gözümde suç ve polisiyenin starı.

Dedektif Harry Hole isimli bir kahramanı var.

Bizim Behzat Ç. gibi içkici, kural tanımaz biri ama ondan daha sıkı ve çok daha akıllı bir dedektif.

Özellikle seri cinayetleri-katilleri çözme konusunda çok mahir.

Hani deniz mahsullerine olan hayranlığımızı ifade ederken “Denizden babam çıksa yerim” diyoruz ya ben de “Bu adam ne yazarsa okurum arkadaş” diyorum.

Allah bütün yazarlara çocuk kitapları da dahil olmak üzere böyle okunmak nasip etsin.

Çocuk kitabı demişken;

Çocuk kitapları yazarı Savaş Ünlü ve Nurettin İğci’yi yakından tanıdığımı da söylemeliyim.

İkisiyle de sohbetimiz, muhabbetimiz var.

Savaş Ünlü’yü Ekspres Gazetesi’nde çalıştığım yıllardan bilirim.

Gazetemize köşe yazısı yollardı.

Nurettin abi ile tanışıklığımız Milliyet Gazetesi’ne dayanıyor.

Milliyet’in muhabirliğini yaparken o da haber ajansının yönetim kadrosunda idi.

Yazarlıklarına bir diyeceğim yok ama keşke Jo Nesbo gibi çocuk kitapları yazabilseler.

Osuruk tozu

Kitap özetle şöyle;

Doktor Proktor büyük bir çıkış yapmayı bekleyen, yaşlı bir mucit.

Dünyanın en güçlü osuruk tozunu yapmak için yan komşusu Lise ve onun sıra dışı arkadaşı Çörek ile birlik olduklarında hayalleri gerçek olacakmış gibi görünüyor.

Kanon Sokağı'nda başlayıp kıvılcımlar saçarak gelişen, Oslo'nun kanalizasyon sistemindeki vahşi bir kovalamaca ve anakondalarla renklenen, Nasa'ya kadar uzanan olaylar hafızanızdan silinmeyecek dersem herhalde fazla abartmış olmam.

Tanıtımda da yazdığına göre Jo Nesbo bu ilk ve nefis çocuk kitabında hayal gücünü özgür bırakıyor; yarattığı müthiş tuhaf karakterleri bol bol mizah ve zekice diyaloglarla biçimlendiriyor.

Bütün çocukların okuması gereken bir kitap diye düşünüyorum.

Çocuklara bilim insanı olmayı, icat yapmayı, mucit olmayı aşılıyor.

Ve bunu eğlendirerek yapıyor.

Osuruk tozunun her sayfasında güldüm.

Bu kitabı okuduğuma çok mutlu oldum.

Hole’den 10’dan fazla seri yapan Nesbo, Proktor’u da seriye bağlamış, bu karakterle de 4 kitap üretmiş.

Osuruk Tozu, Zaman Küveti, Kim Osurdu, Büyük Altın Soygunu isimli 4 kitabı da büyük bir zevkle okudum.

Bu da bizden

Nesbo’dan sonra pek çok dedektif romanı denedim olmadı.

Ondan aldığım heyecanı başkasından alamadım.

Bir tek Sevinç Yavuz dışında.

4 kitap yazmış, bizi okusun diye.

Ben de okudum.

Kolici de bir seri katilin hikâyesi var.

1965 Çumra’da da bir başka seri katille tanıştırıyor bizi.

Sevgili katilim de oldukça heyecan verici.

Türk seri katiller isimli kitabı da okunası bir kitap.

Seri katilci bir yazar.

Bir heyecan bir heyecan sorma anne.

Büyüyünce…

Eyvah eyvah…

Bunları okuya okuya,,,

Büyüyünce seri katil olmazsam iyidir.

Allah yazdıysa bozsun.

Şakası bile kötü.

Hem sonra ben de nerede o cesaret.

Ah annem benim.

Bizi koruyup kollayacağım diye pek çok şeyi yasak ederdin.

Irmak kenarına gitme boğulursun.

Bisiklete binme araba çarpar.

Top oynama ayağın kırılır.

Ampule dokunma elektrik çarpar.

Tüpe dokunma patlar.

Vesaire…

Böyle bir çocukluk kumaşından nasıl bir elbise çıkar söylememe gerek yoktur herhalde.

Gazetecilik yaparken bile evden çıkarken “bir şeye karışma” diye tembihte bulunmayı da ihmal etmezdi benim sevgili annem.

O gitti ben yaya kaldım

Bu arada Müjdat Gezen’in “Çocukluğumu bindirdim tramvaya, o gitti ben yaya kaldım” isimli son kitabını okumayı da ihmal etmedim.

Ünlü komedyen, tiyatrocu Müjdat Gezen bu kitapta hayatından kesitler, anılar ve dostlarından portreler sunuyor.

Kısa kısa pek çok konu var kitapta.

Okuması çok kolay ve zevkli.

Gazeteci Murat Ağırel’in “Parsel Parsel”i de son okuduğum kitaplar arasında.

O da Melih Gökçek döneminde Ankara’da olup bitenlere ışık tutuyor.

Esen abinin oğlu Cemal’in “bu tam senlik” deyip de almak için sıraya koyduğum başka kitaplar da var.

Daha önce de söyledim nasıl aktara gittiğimde bütün bitkisel ürünleri, şifalı otları alasım geliyorsa Azim Kitabevi’ne girince de bütün kitapları alasım geliyor

Şehitlerimiz

Başkanlık sistemine geçince terör bitecek demişlerdi de çok sevinmiştim anne.

Doğu ve Güneydoğu’dan şehit haberleri gelmeye devam ediyor.

Hayatta olsaydın haberleri dinlerken yine çok üzülürdün.

Bu arada Irak’taki Gara’da teröristlerin 5-6 yıl alıkoyduktan sonra şehit ettikleri 13 asker, polis, vatandaş vatan evladını da çoktan unuttuk gitti.

Ne siyasiler konuşuyor artık, ne basın yazıp çiziyor.

İki üç gün konuşuldu, yazıldı, bitti gitti.

Ama ateş düştüğü yeri yakıyor.

Şehit aileleri her gün ölüyor.

Bunu kaç kişi biliyor, düşünüyor, empati yapabiliyor acaba?

Öküzü yine kesemedim

Doğum günün nasıl geçti, pasta yerine öküz keseceğim diyordun ne oldu diye sorarsan anne, ben de sana derim ki ne pasta ne de öküz kesebildim.

Virüs göz açtırmıyor ki bir şey yapalım.

Tam kafamızı kaldırıyoruz üzerimize tekrar çöküyor.

İnsan oğlu insan oğlu olalı böyle bir bela görmemiştir.

Ne günlere kaldık be anne.

Sokağa zor çıkıyoruz.

Vallahi göz gözü görmüyor.

Doğum günü kutlamak da yasak zaten.

Bu seneyi sağ salim bir atlatalım bakalım.

Seneye Allah kerim.

Bakarız o zaman.

Bartın’da öküz çok nasıl olsa!

Eller aya biz yaya

Doğum günü demişken Norveç Başbakanı Erna Solberg’e bir restoranda 13 aile ferdi ile doğum günü kutlaması yaptı diye pandemi önlemlerini ihlal etmekten 20 bin kron para cezası kesildi.

Solberg yaptığı açıklamada hatasını kabul ederek cezaya itiraz etmeyeceğini söyledi.

CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İzmir Milletvekili Tuncay Özkan, Emniyet Müdürü Ole Saeverud’un ve Başbakan Solberg’in görüntülerinin yer aldığı bir videoyu "Türkiye'de olsa bu açıklamaya 'darbe girişimi' denir, polisi de tutuklarlardı. Neyse ki olay Norveç'te geçiyor" notuyla sosyal medya hesabından paylaştı.

Özkan’ın sözlerine katılıyorum.

Laik, demokratik, sosyal hukuk devleti olmak Norveç’teki gibi bir şey işte.

Bizde iktidar partisi dolu salonda geniş katılımla büyük kongre yaptı.

Hani buna sebep olanlara ceza?

Misafirliğe gitmenin, yan yana gelmenin yasak olduğu bu günlerde illerde ilçelerde de parti kongreleri yapıldı ve kimse önlemleri ihlalden ceza yemedi.

Vatandaşa gelince ceza var, devlet büyüklerine, partililere, yetkililere gelince ceza yok.

Ondan sonra da memlekette demokrasi var, hatta daha da ileri gidip ileri demokrasi var diyorlar.

Bunlara rahmetli Erbakan hocanın deyimiyle “Hadi oradan” diyorum.

İşte gerçek demokrasi

Demokrasi, hukuk demişken Montrö Boğazlar Sözleşmesinin tartışıldığı şu günlerde emekli amirallerin gösterdikleri hassasiyete de darbe muamelesi yapıldı.

İktidar beğenmediği fikirlerin beyan edilmesini istemiyor, eleştiriyi sevmiyor.

“Hükümet çok güzel işler yapıyor, biz de hayranlıkla izliyoruz, bravo, yaşa, varol, nurol, berhudar ol” demek fikir özgürlüğüne girer, tartışma yaratmaz, soruşturma konusu olmaz ama eleştirel görüş beyan etmek fikir özgürlüğüne girmez, tartışma yaratır, soruşma açılır öyle mi?

Eğer öyleyse burada demokrasiden söz edebilir miyiz?

Ağzını açana gel buraya derseniz memleket açık hava hapishanesine döner.

Demokrasilerde, hukuk devletlerinde insanları baskıyla, cezayla korkutmak, sindirmek, yıldırmak yoktur.

Aynı şeyi Rusya’da Putin yapıyor.

Bakın garibim Navalni’yi hem zehirlediler, hem hapislerde süründürüyorlar.

O zaman bu sistemin adı başka bir şey olur.

Demokrasiye gelince;

Norveç’ten ses verdi.

Ben buradayım dedi. 

Bundan âlâ örnek mi olur diyeyim ve en iyisi bu mevzuyu burada kapatayım.

Üstüme iyilik sağlık, yoksa bana da şucu-bucu derler.

Aforoz edilmeyelim şimdi durup dururken.

Ah anne ah.

Çektin gittin oralara, bak buralarda nelerle uğraşıyoruz.

Nisan da kapıdan baktırıyor

En iyisi biz genelden yerele dönelim.

Havaları sorarsan anne, bir sıcak bir soğuk giderken nisan ayını kış gibi geçirmeye başladık.

Mart kapıdan baktırır kazma kürek yaktırır derdik ya şimdi bunu nisan ayı için de söylüyoruz.

Tam hastalık havası hakim şu anda.

Küresel ısınmanın etkilerini her geçen yıl daha fazla görüyoruz, hissediyoruz.

Belki de bunlar daha iyi günlerimizdir.

Sonumuz hayır olsun.

Bu sene çok yağış aldık.

Ocak, şubat, mart ve nisan kar, yağmur derken her yer vıcık vıcık oldu.

Eğer bu sene bir yetkili çıkıp da su konusunda dert yansın var ya anne ağzına kürek sapıyla vuracağım.

Kürek sapı derken şaka yapıyorum tabii.

Gazeteci milletinin kürek sapı kalem olur, olsa olsa.

Gönül yaylarım da kartlaşmış

Nisan mayıs ayları gevşer gönül yayları demiştim ikinci mektupta.

Umutluydum bu bahar bir şeyler olur diyordum ama ıııııııhhhhh, bana mısın demiyor.

Gönül yaylarım da tohuma kaçıp kartlaşmış.

Zaten nisanda hava gevşemedi ki gönül yayları gevşesin.

Mayıstan da hiç umudumuz yok bu gidişle.

Geçenlerde berat kandilini idrak ettik.

Günahımız çok.

Namaz kılıp dua ettik.

Beraat ettik mi bilmiyorum.

13 Nisan Ramazan ayının birinci günü.

İftarlar, teravih namazları bu sene de yasak.

Ah şu pandemi.

İnsanlığın köküne kibrit suyu dökecek namussuz virüs.

Aşı sıram yaklaşıyor.

Mayısta olur diye düşünüyorum anne.

Her gazeteciye aşı yok

Gazetecilere riskli grup diye aşı yaptılar ama sarı basın kartını şart koştular.

Ayrımcılığın daniskası.

Atıyorum, memlekette basın sigortası ile çalışan ve emekli olan 500 bin gazeteci varsa bunun ancak 50 bini sarı basın kartlıdır veya bilemediniz 100 bini.

İşte geriye kalan 400-450 bin gazeteciyi gazeteci saymıyor bu anlayış.

Gazetecilere yıpranma payı hakkını sarı basın kartına bağlamışlardı ama Anayasa Mahkemesi gazetecilik mesleğinde çalışanlara yıpranma payını sarı basın kartı sahibi olma şartına bağlayan düzenlemeyi iptal etti.

Yüksek mahkeme "yıpranma payı" ile ilgili düzenlemenin, Anayasa’nın "temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması" ile ilgili 13 ve "sosyal güvenlik hakkı" ile ilgili 60’ıncı maddelerine aykırı olduğunu belirledi.

Buna rağmen sektörde, iktidarın anlayışından, daha doğrusu anlayışsızlığından dolayı, kartlılar ve kartsızlar diye ayrım devam ediyor.

Benim bu sarı kartla hiç işim olmadı zaten.

Havayı cıvayı sevmem.

İsteseydim alırdım.

Birlikte çalıştığım arkadaşlarım bilirler; istemedim, ihtiyaç duymadım almadım.

Oldum olası hep kırmızı kart taşıdım.

55 yaş grubunun aşı zamanı yaklaşıyor.

Telaş etme anne biz de aşılanırız elbet.

Senaryolar…

Belediyede ne var ne yok dersen herkesin bir hesabı var anne.

Belediye Başkanı Cemal Akın, milletvekili adayı olmak için istifa ederse mecliste yerine seçim yapılacak.

Rıza Yalçınkaya istifa ettiğinde yerine rahmetli Ahmet Altıntel gelmişti.

Oğuz Pir istifa ettiğinde de görevi Cemal Abanalı üstlenmişti.

Cemal Akın sonrası ise çoğunluğu elinde bulundurduğu için AK Partili bir isim koltuğa daha yakın duruyor.

Bu isim de yüksek ihtimalle daha tecrübeli ve önde olmasından dolayı Hüseyin Manav olur.

Eğer Manav bu göreve gelirse, ki öyle görünüyor, o zaman sonraki yerel seçime kadar bir yıl başkanlık yapacak demektir.

Bu da kendisine avantaj sağlar ve süreci başarıyla götürmesi halinde de yerel seçime partisinin başkan adayı olarak girer.

Bu durumda da Yusuf Aldatmaz ve Turhan Kalaycı’nın önü kapanmış olur.

Bartın bütünşehir olursa o zaman da Milletvekili Yılmaz Tunç’un adı öne çıkar.

Bu senaryolar önceki dönemin AK Partili Bartın Belediye Meclisi Üyesi Hasan Fırıncı’ya ait.

Bunlar mantıklı ve ayakları yere basan ihtimaller.

Bir ihtimal daha var

Bana göre bir senaryo daha var;  

Eğer MHP ile CHP anlaşırsa ki o zaman 12 sandalyeli AK Partiyi 13 sandalye ile geçiyorlar ve o takdirde de Hüseyin Fırıncıoğlu ismi öne çıkar.

Bu ihtimali de göz ardı etmemek gerekir.

Hüseyin abinin de zaten içinde ukdedir başkanlık.

Böylece muradına ermiş olur.

Bartın Belediyesine ‘Davut ağa dönemi’ diye adını yazdıran babası vefat ettikten sonra 91’dekine değil de 94’te yapılan seçime bağımsız aday olarak girmiş, mevcut başkanın ikinci kez girdiği seçimde kendisini epeyce zorlamış, arkasında parti gücü olmadan ikinci sırayı almıştı.

Tabii buradan tarihe not düştüğümüz senaryolar Cemal başkanın milletvekili adaylığı için istifa etmesi halinde geçerli.

Peki, Başkan Akın milletvekili adayı olur mu?

Ben olacağını, bunun vaktinin zamanının geldiğini düşünüyorum.

Nedenini nasılını önceki yazılarımda birçok defa anlattım.

Doğmamış çocuğa don biçilmez derlerse de şimdiden hayırlı uğurlu olsun.

Müştemilat’tan bildiriyorum  

 AK Partide uzun süre siyaset yapan Mustafa Zengin de Yusuf Aldatmaz’ın müştemilatının müdavimlerinden.

Zengin ticaret erbabıdır.

Şimdi emlak işi yapıyor.

Geçenlerde emlak muhabbeti yaptığı kişiye senin emlakçı belgen var mı diye sordu.

Duyunca ağzım açık kaldı

Emlakçılık için bile belge aranıyor ama gazetecilik için kimsenin bir şey sorduğu yok.

İsteyen herkes elini kolunu sallayarak bizim mesleğin içine edebiliyor (pardon, girebiliyor) gazetecilik yapabiliyor, gazete veya internet sitesi açabiliyor.

Bizim meslek böyle yol geçem hanı işte.

Bundan iyisi can sağlığı

Müştemilata son zamanlarda mafya da gelmeye başladı.

Mafya dediysem öyle vurdulu kırdılı yasa dışı bir oluşumdan söz etmiyorum tabii.

Böyle işlerle alakası yok.

Ali İhsan abi bu.

Lakabı öyle.

Bartın’da mafyanın belini zaten Mesut İnce müdürümüz kırmıştı.

Ondan beri öyle büyük ve güçlü bir oluşumla karşılaşmadık.

Mafya da benim gibi hapisçi.

Tavlanın değişik versiyonu olan bu oyun bana sanki daha çok zekaya dayalı gibi geliyor.

Bulmaca çözmek gibi.

Beyni çalıştırır.

Alzaymırı geciktirir.

Daha ne olsun.

Bundan iyisi can sağlığı.

Kerim İdlib’e gidip geldi

Bu arada kadroya Uğur Timur da dahil oldu.

Timur, Didim’de balık restoranı açtıydı.

Döndü geldi, ayağının tozuyla AK Parti yönetimine girdi.

Ünlü sanayici Muzaffer Yelkenci‘nin de Toksöz’ün benzinliğinden sonra ikinci adresi Aldatmaz’ın müştemilatı.

Dinçer Çavuşoğlu da aynı sokaktaki evine giderken mutlaka uğruyor.

Bu saydığım isimler hep AK Partili.

Üstüme iyilik sağlık, bana da bulaşmasa bari.

İHH’cı Kerim Akkaya İdlib’e gidip geldi.

Bana Mali’den sonra Moritanya demişti.

Suriye’den ses verdi.

Sağ gösterip sol vurdu.

Hep tehlikeli yerlerde geziyor.

Postu deldirmese bari.

Daha pek çok geleni gideni olan Aldatmaz’ın yerinde olsam hazır bu kadar müşteri toplamışken “Müştemilat” adı altında kafe benzeri sosyal bir tesis açardım.

 Aç kapa Artema

Bu kadar yarenlik yeter.

Artık veda vakti anne.

Kardeşim Hakan, eşi İlknur, torunların Arkın ve Kayra herkes iyi.

Salgın hastalıkla ilgili rakamlar biraz düşünce yasaklar gevşemişti.

Tekrar artınca yasaklar geri geldi.

Çocuklar iki üç hafta o da haftada iki gün olmak şartıyla ancak okula gidebildi.

Okullar sonra yeniden kapandı.

Hafta sonu da sokaklar kapandı.

Ağız açmak suç, sokağa çıkmak suç.

Beni sorarsan eğer bu şartlarda ne kadar iyi olunabilirse o kadar iyiyim işte.

İç güveysinden hallice diyelim.

Emekli maaşları da malum.

Kendi yağımla kavruluyorum, idare ediyorum.

 Gömlek değiştirir gibi

Babam hepimizden iyi, top gibi maşallah.

Herkesin selamı var.

Bu arada Hakan’ın kayınbiraderi Ergin bacağından ameliyat oldu.

Durumu iyi sayılır.

Nekahat döneminde şimdi.

Az daha unutuyordum Merkez Bankasının başkanı yine değişti.

20 ayda bu dördüncü başkan.

Gömlek değiştirir gibi Merkez Bankası başkanı değiştiriyoruz ama ekonomide değişen bir şey yok anne.

Enflasyonda artış var.

Dolar aldı başını gidiyor.

İşsizliği, aşsızlığı, yoksulluğu hiç sorma zaten.

Beni daha fazla konuşturma anne.

Başım belaya girecek bak sonra.

Hadi bu seferlik bu kadar yeter.

Sen de benim rüyama gel, bana oraları anlat.

Mektubuma burada son verirken ellerinden öperim canım annem benim.

NELER SÖYLENDİ?
@
NAMAZ VAKİTLERİ
PUAN DURUMU
HAVA DURUMU
Gazete Manşetleri
Yol Durumu
E-GAZETE
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA