Advert
Arif ÜÇLER
Arif ÜÇLER
Giriş Tarihi : 08-03-2021 11:21
Güncelleme : 08-03-2021 11:33

Anneme mektuplar (II)

 19 Aralık 2020 tarihli ilk açık mektubumu okuyanlar pek duygulanmış anne.

Bartın Belediyesi Özel Kalem Müdürü Sevgi Salcı “Annene ne kadar bağlıymışsın. Buradan güzel bir kitap çıkarabilirsin” dedi.

Bu öneriyi aralarında Yusuf Aldatmaz’ın da bulunduğu başka arkadaşlarım da dillendirdi.

Akıl veren çok da para veren yok anne.

Kitap bastırmak kolay mı?

Bir lafın vardı; “Kel kör kendi işini kendin gör” derdin.

Bunun için şimdiden para biriktirsem iyi olacak herhalde.

Bu dünyadan öbür dünyaya… “Anneme mektuplar” başlığı ile bu yazıları kitap yapmak hakikaten iyi olur.

İnternette aradım, daha önce böyle bir kitap yazılmış.

Cengiz Dağcı’nın kitabı epey ilgi görmüş

Sofraya bir tabak daha koyalım o zaman.

 Özlemin Everest

Özlemin dağ gibi büyüdü, Everest oldu anne.

5 yıl oldu bizi bırakıp gideli.

Bu fani dünyadan ebedi dünyaya göçeli.

Bilsen seni nasıl arıyoruz.

Buralar aynı bıraktığın gibi.

Tek fark var, o da korona.

Bir seneden fazla oldu, yakamızdan düşmedi.

Çin’den aşı geldi.

Yaşlılardan başlayarak yapıyorlar.

Babam olmak istemedi.

Bazı kişilerde ateş, halsizlik, baş ağrısı gibi yan etkiler görülebiliyormuş ya, bir de o sırada başka aşılardan yurt dışında ölenleri de duydu.

 İlacı bulamazsak yandık

Ben almayayım dedi.

Zaten koronaya inanmıyordu.

Bütün dünyanın anası ağlıyor.

Babamın umuruna değil.

Maşallahı var.

Soranlara “Beni gömer” diyorum.

Valla ben sıram gelince (55 yaş) olmak istiyorum, çünkü korkuyorum.

Gerçi aşı da çare değil ki.

Yani kesin çözüm değil.

6 ay koruyormuş, hadi bilemedin bir sene olsun.

Ya sonra.

Habire aşı mı olacağız?

Onu da bul ki olasın.

Asıl çare ilaçta ama anlı şanlı profesörlerimiz halen daha bunun ilacını bulamadılar.

Öyle görünüyor ki ömür boyu maskeye mahkum olacağız.

En iyisi ağzımdan olumsuz bir şey kaçırmadan bu bahsi kapatayım da babamla devam edeyim.

 Korona neymiş be

Babama öyle iyi bakmışsın ki anne (tabii önce babaannem sonra sen sonra da kendisi) ilerlemiş yaşına (85) rağmen kendisinden genç birçok kişiyi cebinden çıkarır.

Bir kere kafa zehir gibi çalışıyor.

Ezbere söyleyebildiği cep telefonu numaraları var ve bir şeyi kolay-kolay unutmuyor.

İkincisi hayati organları sapa sağlam.

Kalp, böbrek, mide, akciğer, karaciğer şikâyeti olduğunu hiç duymadım.

Vitaminleri de yerli yerinde.

Diyabet, tansiyon, kalp, tiroid gibi ömür törpüsü hastalıklarla hiç işi yok.

İyi bakmışsın dedim ama anne, tabii bunun en önemli sebebi mayasının sağlam olması.

Eskiden gıdalar bu kadar bozuk, ilaçlı, hormonlu değilmiş ki.

 Benden sağlam

Doğal beslenmiş ve haliyle binanın temeli (bağışıklığı) güçlü.

Veee daha da önemlisi hiç sigara içmemiş.

Sigara içilen ortamlara da girmemiş.

Yani kahvehanesi, meyhanesi, barı, pavyonu, içkisi, kumarı hiç olmamış.

Diyeceksiniz ki ot gibi yaşamış.

Böyle ot gibi yaşamaya can kurban be kardeşim.

Böyle yaşamak mı yoksa yaşlandığında bir sürü hastalık sahibi olmak mı derseniz, ben birinci şıkkı tercih ederim.

Organ bir kere bozulmaya görsün.

Sağlık gitti mi bir daha geri gelmiyor.

Vasiyetimdir

Bu sene çok kış oldu, kar altında kaldık anne.

Kış kaç olmuş, cemre düşmüş mü, bakıver bakalım takvime derdin.

Seni bizden alan o zalim 2016 yılında da buna benzer kış olmuştu.

Yollar açıldıktan sonra kapanıyordu.

Bir şey olursa ambulans nasıl gelir diye aklıma gelirdi hep.

Üzerini açmış mısın diye geceleri seni kontrol ederdim.

Biz değil de sen bizim çocuğumuz olmuştun yatağa bağımlı olduğunda.

Ah benim güzel annem.

Yazlar, kışlar, baharlar gelip geçiyor.

Ömürler tükeniyor anne.

Üç vakte kadar yanına geleceğiz.

Ama ben ruhen değil de fiziken biraz rötar yapacağım.

 Kararlıyım

Öldükten sonra kadavra olarak tıp eğitimine katkıda bulunmak istiyorum.

İlk mektubumda bundan bahsetmiştim.

Buradan vasiyetimdir.

Yıllarca tedavi gördüğün, 2004-2010 arasında ikinci adresimiz olan Zonguldak Tıp Fakültesine bağışlamak istiyorum kendimi anne.

Toprağın altında çürümek için acelem yok.

En az 10 sene, olabiliyorsa 20 sene anatomi derslerinde ölümle dirileri eğitmek isterim.

Sonra beni toprağa versinler.

Ama tabii kadavra olabilmek için koronadan ölmemek gerekiyor.

Aman uzak olsun şu illet bizden.

Yüzdük yüzdük sonuna geldik.

İnşallah bu saatten sonra postu deldirmeyiz.

 Elektrikler bildiğin gibi

Kar geldi, elektrik gitti.

Bunu biliyorum oğlum, başka şey söyle dediğini duyar gibiyim anne.

Sadece kar değil ki, rüzgâra ve yağmura da dayanıksız bizim hatlarımız.

Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur derler.

Gerekli yatırımların yapılmadığı, bütün önlemlerin alınmadığı bir kez daha görülmüş oldu.

Bizim karşıdaki defne ağacı üzerindeki karlarla birlikte tellerin üzerine öyle bir yattı ki ha gitti ha gidecek diye üç gün boyunca korkulu rüya gördük.

Defalarca aradık elektrik şirketini ama kime söylüyorsun, sanki karşımızda duvar var da ona konuşuyoruz.

Teller tam kopmak üzereyken imdadımıza polis yetişti.

 Sanki Afrika’da yaşıyoruz

Emniyet Müdürümüz Çetin Bozkuş sağolsun, varolsun olaya el koydu da direğin hemen yanındaki tarihi konak ve tabii ki de sokak yanmaktan kurtuldu.

Arıza ekipleri adeta polis zoruyla geldiler de sorun öyle çözüldü.

Elektrik şirketinden hiç memnun değiliz.

Sanki üçüncü dünya ülkesiyiz.

O kadar çok kesinti oluyor, voltaj düşüyor, dalgalanma, anlık geliş gidişler yaşıyoruz ki bağrımız yandı, illallah dedik artık.

Bırak işten güçten olmayı, elektronik eşyalarımızın da canına okundu.

Bütün sokak hatta bütün Bartın pencereleri açıp yangın vaaaarrrr diye avaz-avaz bağırsak yeridir.

O derece yani.

 Mali’ye yardım eli

Afrika demişken İnsani Yardım Vakfı (İHH) temsilcisi arkadaşımız Kerim Akkaya kısa bir süre önce Mali’ye gidip geldi.

Savaş ve savaşın etkisinin sürdüğü bölgelerde, afet bölgelerinde, yoksul ülkelerde faaliyet yürüten vakfın Batı Afrika’da Fransa’nın eski sömürgesi Mali’de de önemli işler yaptığını Akkaya’dan öğreniyoruz.

Bu işlerin başında sağlık ve eğitim geliyor.

Hayata dokunuyorlar yani.

Kerim, orada kurdukları sağlık merkezini denetlediklerini, tespit ettikleri eksikliklerin giderilmesini sağladıklarını anlattı.

Sağlık çok önemli.

Başta bu ulvi amaç uğruna olmak üzere mağdur durumdaki insanlar için kim ne yapıyorsa hepsini canı gönülden alkışlıyoruz.

 Moritanya’ya bir iki

Sırada Mali’nin yanı başındaki Moritanya varmış.

Beni de götür dedim.

Hazırlan dedi.

Hele şu pandemi bir geçsin bakalım.

Oralar ayrıca korsanı, teröristi bol yerler.

Kaçırılıp da bu yaştan sonra babamı bir de fidye ile uğraştırmayalım.

Kerim, Mali hatırası olarak bana para getirmiş.

Gitmeden önce söylemiştim.

Sağolsun unutmamış getirmiş.

Hemen para koleksiyonuma ekledim.

 Para, para, para

Para demişken ocak ayından itibaren geçerli olan son zamla maaşım 1600’lerde şimdi anne.

Epey ilerleme var, ha gayret dediğini duyar gibiyim.

Akmasa da damlıyor.

Bozdurup bozdurup harcıyorum.

Harca harca bitmiyor.

Biliyorsun emekli maaşları Türkiye İstatistik Kurumu tarafından belirlenen enflasyon rakamlarına göre ayarlanıyor.

Kurumun tespit ettiği enflasyonla halkın yaşadığı enflasyon birbirini hiçbir zaman tutmadı.

Biz gidiyoruz Mersin’e, onlar gidiyor tersine.

Onlar diyorlar yüzde 5 veya 8, biz hissediyoruz yüzde 20-30.

Sanki farklı dünyalarda yaşıyoruz!

El insaf diyoruz ama duyan yok ki!

 Ne vardı çekip gidecek

İbo Şow’da geçenlerde Bedia Akartürk vardı.

Sen çok severdin onu.

İbrahim Tatlıses programa Nuri Sesigüzel ve Latif Doğan’ı da çağırmış.

Pek şenlikliydi o gece, tam senlikti anne.

Sibel Can da Hakan Altun ve Hüsnü Şenlendirici ile program yapmaya başladı.

Muhteşem üçlü gibi oldular.

Görseydin bayılırdın.

Ne vardı sanki çekip gidecek.

Gerçi ölüm de hayatın bir parçası ve hepimizin gideceği yer orası ise de bu dünyada elimizden geldiğince durmaya çalışmamız, sağlıklı yaşlanmamız lazım.

Ama böyle yapmak yerine hatalı yaşam tarzımızla öbür dünyaya gitmek için elimizden geleni yapıyoruz.

 Koşar adım sana geliyoruz

 Mesele sen anne.

Doktor sana şeker hastasısın, kendine dikkat et dediğinde şeker de neymiş be demeyip kurallara uysaydın bu kadar çabuk göçmezdin bu dünyadan.

Mesela ben anne.

2005’te bıraksam da 25 sene sigara içtiğim için ciğerlerime kötülük yaparak ömrümü kısaltmışımdır mutlaka.

Ya gençliğimde kusuncaya içtiğim içkilerin verdiği zarar.

Ve yürüyüşsüz, sporsuz geçen yıllar.

Dengesiz ve sağlıksız beslenmeler de az mı yakmıştır canımızı.

Stresi saymıyorum bile.

İşte bütün bunlar beni, bizi, onu, bunu, herkesi, bütün insanlığı koşar adım senin yanına götürüyor.

Akıllandım ve şimdi sağlıklı yaşamın kurallarına uyuyorum ama inşallah fazla geç kalmamışımdır.

 Empati, empati, empati

Sağlıktan söz etmişken hadi oradan devam edeyim anne.

Prof. Dr. Günter Hafız’ın “Her hastayı empatiyle değerlendiririm; kendim için ne isterdim? Genç meslektaşlarıma da öneririm, o zaman kötü hekimlik yapmanız mümkün değil” şeklindeki sözleri Milliyet’e “Empati yaparsanız kötü hekimlik yapamazsınız” başlığıyla haber oldu.

Hay ağzına sağlık be hocam.

Doktor olup da empati yapabilen o kadar az ki.

Devlet Hastanesi’nde dahiliye doktoruna “Randevum yarım saat geçti, bekliyoruz” dedim.

Beklediysen ne olmuş dedi.

Mağdur oluyoruz dedim.

Beğenmiyorsan gelme dedi.

 Böyle saygısızlar da var

Konuşmalarınıza dikkat edin, ben gazeteciyim, bunları yazarım dedim.

Kim olursan ol, çık dışarı dedi.

Bu haddini bilmez doktoru hem yazdım, hem şikâyet ettim.

Soruşturma açıp savunmasını aldılar.

Benden önceki hasta sinirlerini bozmuş, o nedenle bana öyle davranmış.

Özrü kabahatinden büyük.

Vere vere uyarı cezası verdiler hastaya, insana, kendine saygısı olmayan empati yoksunu bu doktora.

Halbuki kendine hakim olsa ve kendini benim yerime koyup bu durumda ben ne yapardım dese, yani empati yapsa, yapabilse bunlar yaşanmayacaktı.

Hasta alıngan olur.

Adı üzerinde hasta.

Doktorların bunu iyi bilmesi, bilmiyorsa da öğrenmesi gerekir.

 Yazıklar olsun

Buradan başka bir empatilik mevzuya geçelim istersen anne.

İlk mektubumdaki şaka yollu takılmalarıma bir arkadaş alınganlık gösterdi.

Bunlar “Gül-geç” türü yazılar olmasına rağmen gülüp geçmek yerine bana “yazıklar olsun” diyerek tepki gösterdi.

İlk anda aklıma gelen şey “Yazımı başka bir yeriyle okuduğu”  oldu.

Ben de asıl sana yazıklar olsun diyerek bünyesinde kınama barındıran bu abuk ve de sabuk lafı gerisingeri kendisine iade ettim.

Başka ne diyebilirdim ki.

Yazılarımı başka yerleriyle okuyanların böyle tepkiler vermesi normal aslında.

Kaldı ki o mektupta başta kendim olmak üzere en az 20 kişiye takılıyorum.

Bir tek bu zat-ı muhterem bana kütledi iyi mi.

 Ağlasam mı gülsem mi?

 İşin ilginç tarafı, bu çocuk bir de benim meslektaşım.

Gazetecinin yazdığını gazeteci anlamazsa başka kimse anlamaz.

30 sene aktif gazetecilik yaptım.

Bundan daha ağır şakalarım, takılmalarım, dokundurmalarım, sert eleştirilerim oldu.

Kimseden böyle laf işitmedim.

Öyle anlaşılıyor ki beni bu arkadaştan başka ciddiye alan olmamış.

Bu duruma sevinsem mi üzülsem mi bilemedim anne.

 Mesleğin cilvesi

Benim huyumu bilirsin anne, iğneyi başkasına batırırken çuvaldızı kendime batırırım.

Bende öyle başkaları gibi “Ele verir talkını, kendi yutar salkımı” durumları yoktur.

Neticede kendime de dünyanın lafını söylüyorum orada.

O zaman benim de kendime alınmam, “yuh olsun bana” demem gerekmez mi?

Kendisine takılan, kendisiyle dalga geçen, kendisine dokunan, kendi eksiğini gediğini, yanlışını, kötü huylarını yazan, bir başka deyişle özeleştiri yapan, yapabilen kaç gazeteci var ki.

Sayılıdır vallahi.

Buna rağmen böyle absürd olaylarla karşılaşmak da mesleğin cilvesi işte.

 Taksit-taksit okuyun

Bakın bu vesile ile buradan söylüyorum değerli okurlar; Yazılarımı okumasını bilmeyenler lütfen okumasınlar!

Bir çift lafım da uzun yazıyorsun diyenlere.

Bunlara da acayip ifrit oluyorum ha.

Hepsini bir nefeste okumak zorunda değilsiniz ki kardeşim.

İkiye bölün, üçe-dörde bölün, hatta beşe bölün.

Arkası yarın misali taksit-taksit okuyun.

 Başkan kılıç kuşandı

Basın medya sektöründe başka ne var ne yok dersen şöyle devam edeyim anne;

Bartın’ın Aydın Doğan’ı, Allah’ın banka cüzdanı ile “Yürü ya kulum” dediği büyük medya patronu Hacı Ahmet Oktay’ın son marifeti Belediye Başkanı Cemal Akın’a kılıç hediye etmek oldu.

Belediyenin paylaştığı fotoğrafın altına “at binenin kılıç kuşananın” yazdım.

Özel Kalem Müdürü Sevgi Salcı, “iş bilenin kılıç kuşananın” diye yazmış. .

Başkan Akın bu sözleri hak etmek için çok çalışıyor.

Yaptığı pek çok iş var.

En son bize ev (Emekliler evi) yapıverdi ama şu körolası virüs yüzünden içinde oturup da bir çay içmek nasip olmadı.

Açılışta ben de Bartın’ın gazetecilikten emekli ilk gazetecisi olarak ulusal basında çıkan haberlerimi sergileyecektim.

Arif Üçler’le 90’lı yıllar diyecektik serginin adına.

Sevgi organizasyonu yapıyordu ama pandemi yüzünden bu da nasip olmadı.

Nasipsiz dayak bile yenmez derdin ya anne çok doğru vallahi.

 İletişimin önemini biliyor

Cemal başkan kültüre, sanata, insan ilişkilerine, basına büyük önem veriyor.

“Ne kadar önemsersen o kadar önemsenirsin” şiarı ile hareket ediyor.

Bu ülkü ile hareket etmek için ülkücü olmak gerekmiyorsa da biliyorsun anne başkanımız aynı zamanda sıkı bir ülkücüdür.

Bu işler de böyle yürüyor zaten.

Basına destek konusunda kimse eline su dökemez.

Sadece yazılı basına değil bütün basın yayın kuruluşlarına (internetten yayın yapanlara bile) abone desteği sağlıyor.

Bana göre gelmiş geçmiş başkanlar arasında basının maddi manevi yanında olan tek başkandır kendisi.

Hatırlıyorum da uzun yıllar önce bir başkanımız bir gazeteye ayrıcalık yaparak 10 tane birden abone oldu diye müfettiş kızmış, uyarı yapmış.

Kucaklayabilen kazanıyor

Sonraki başkan abone için kendisine gelen gazetecilere bunu söyler, olamıyoruz derdi.

Nereden nereye.

Başkan Cemal Akın gelmiş geçmiş başkanlar içinde (ben 1989’dan bu yana konuya vakıfım) halkla da iletişimi en iyi olan, en çok halkla iç içe olan başkandır ayrıca.

Rıza Yalçınkaya’da cana yakındır, vatandaşla samimidir ama Cemal Akın ondan birkaç tık öndedir bu konuda.

Vatandaşa içimizden biri hissi vermek çok önemli.

Bunu başarırsan hiç projeymiş mrojeymiş, iktidarmış muhalefetmiş bakan olmaz.

Yeter ki kucaklamayı bil.

Bilirsen maça bir sıfır önde başlarsın.

Duydun mu kıymetli arkadaşım Yusuf Aldatmaz?

 Malumun ilanı

ABD, Cemal Kaşıkçı cinayeti ile ilgili istihbarat raporunu kamuoyuna açıkladı. Raporda, "Suudi Arabistan Veliaht Prensinin, İstanbul, Türkiye'de gazeteci Cemal Kaşıkçı'nın yakalanması veya öldürülmesine yönelik operasyonu onayladığını değerlendiriyoruz" deniliyor.

Yani bir başka deyişle “Devlet eliyle cinayet”

Amerika’nın raporu malumun ilanı olmuş.

Bu zaten baştan belliydi.

Kaşıkçı’yı konsoloslukta hunharca katledip yok ettiler.

Adamcağızın cesedi bile bulunamadı.

 Bunlar Müslümansa ben de Papa’yım

Bir de bu Suudiler Müslüman geçiniyorlar anne.

Olaydan sonra yazdığım yazıda orada devlet yönetiminde olup da bu işle ilgi-alakası olanlara “Böyle Müslümanlık olmaz. Bu yaptığınızın dinimizde yeri yok. Siz Müslümansanız ben de Papa’yım” demiştim.

Sen “Daima kabahat ölendedir” derdin anne.

Bu sözünde haksızlıklara, adaletsizliklere isyan vardı.

Kraliyet ailesini, sistemi, politikaları eleştirmenin bedelini canıyla ödeyen meslektaşımız Cemal Kaşıkçı’da haksızlıkların, adaletsizliklerin kurbanı oldu.

Onu öldürenler, öldürtenler bu dünyada dokunulmaz olabilir ama bu işin bir de öbür dünyası var.

Orada kaçacak yeriniz olmayacak beyler!

 Koltuk sevdası

İleri yürümeden önce insanın geçmişini arkasına alması gerekir.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun arkasına baktığımızda 2010 yılında oturduğu CHP Genel Başkanlığı koltuğunda 9 seçime girip hepsini de kaybettiğini görüyoruz.

Muharrem İnce’yi CHP’den ayrılıp parti kuruyor diye eleştirenlere aslında en güzel cevap kaybedilen bu seçimlerdir.

“Genel başkanı ve cumhurbaşkanı adayını üye bazında seçimle parti üyeleri belirlesin, üst üste 2 seçim kaybeden genel başkan görevi bıraksın, bir daha aday olmasın” şeklindeki demokratik talep ve önerilerin kabul görmemesi de İnce ve arkadaşlarını davasında haklı çıkarıyor.

MHP lideri Devlet Bahçeli’nin yenilgi listesi ise daha kabarık.

Bahçeli, 6 Temmuz 1997’de yapılan olağanüstü kongre ile MHP Genel Başkanı oldu.

O kongre öncesi Bartın’a da gelmişti.

Şadırvan’daki parti binasında resimlerini çekmiştim.

Bartın’a ilk ziyaretiydi Bahçeli’nin.

O tarihte il başkanı olan Cemal Akın’a geçenlerde bu anlamlı fotoğrafı hediye ettim.

  Oturan kalkmak bilmiyor

MHP, Bahçeli ile 1999, 2002, 2007, 2011, 7 Haziran 2015, 1 Kasım 2015 ve 2018 milletvekili seçimlerinde birinci olamadı, yani bu seçimleri kaybetti.

2002’ye geldiğimizde de barajı aşamadı.

Yerel seçim ve referandumlarla birlikte Bahçeli’nin kaybettiği seçimler 14’ü buluyor.

Bu kadar seçim kaybeden Sayın Bahçeli, 18 martta 9. kez genel başkan seçilecek.

Hadi buyurun bakalım.

Devlet Bey baktı girdiği seçimlerde birinci olamıyor, gitti Tayyip Bey’e yanaştı.

İttifak bahanesiyle kazanıyormuş gibi yapıyor ama bunu herkes yemiyor tabii.

Şu koltuk var ya anne.

Öyle tatlı ki oturan bir daha kalkmak istemiyor.

 Tabela derneği oldu

İşte Hacı Bulut.

Güngör Yavuzaslan’ı postmodern bir darbeyle uzaklaştırıp Bartın Gazeteciler Derneğinin başına geçerken “Ben geçiş dönemi başkanıyım. Gençlere bırakacağım. Geçici olarak buradayım” demişti.

Ben de o zaman yazdığım yazıda “Öyle diyorsun ama koltuk tatlıdır. Oturan öyle kolay kolay kalkmaz” demiştim.

Kongre geçen yılın şubatında yapıldı.

Aradan bir koca sene geçti.

Hacı koltuğu gençlere devretmediği gibi hiçbir faaliyette de bulunmadı.

Güngör oldukça faaldi.

Onun zamanında derneğin adını Hindistan’daki sağır sultan bile duymuştu.

Buradan Hacı Bey’e sözünü hatırlatalım.

Pullarla uğraştığın kadar dernek işleriyle de uğraş, koltuğu bir an önce gençlere bırak ve gitmeden önce üç beş faaliyet yap!

 Netameli aylar

Şubatı-martı sevmiyorum anne.

Kasvetli, netameli aylar bunlar.

Hiç tekin değil.

Babaannemi şubat, seni de mart almıştı bizden.

Kar kış derken cemrelerle devam eden ani hava değişimleri hastalıklara davetiye çıkarıyor.

Bu aylarda insanın başı dertten kurtulmuyor.

Sadece insanların değil bitkilerin, çiçeklerin, meyvelerin de başını yakıyor bu aylar.

Havanın dalgalanmasıyla oluşan yalancı bahara aldanıp çiçek açanları kırağı ve ayazla buna pişman ediyor.

Bu her sene oluyor.

Nitekim bu sene de oldu.

 Öküz keseceğim

Hele hele mart ayı tam bir dert ayı.

Vergi ayı ya, daha çok ondan böyle diyorlar marta.

Kapıdan baktırıp kazmayı küreği yaktırdığı gibi kedileri de damlara çıkaracak kadar libidosu yüksek olan bu aylardan sonra nisanla mayıs bir an önce gelse de gönül yaylarımız gevşese diyorum.

Nisanın dördünde 55 oluyorum, eyvah-eyvah ufukta 60 göründü anne.

Geçen sene niyet ettiydim olmadıydı, bu sefer doğum günümde öküz keseceğim nasip olursa.

Bartın’da öküz çok nasıl olsa!

 Şehitlerimize üzüldük

 Başkanlık sistemine geçince terör bitecek demişlerdi ama hiç de öyle olmadı.

Bitlis Tatvan’da askeri helikopterimiz kazaya uğradı, 11 şehit verdik anne.

Bundan kısa bir süre önce de başımızın belası olmaya devam eden terör yuvası Kuzey Irak’ta şehitlerimiz vardı.

Askerlerimiz sınırı geçip Gara’ya operasyon düzenledi.

Teröristler köşeye sıkışınca 2015 ve 2016 yıllarında Doğu ve Güneydoğu’dan kaçırıp oradaki mağarada alıkoydukları çoğu asker ve polis 13 vatandaşımızı hunharca katledip şehit ettiler.

Çıkan çatışmada 3 askerimiz daha şehit düştü.

 Yüreğimiz yandı

Orada bir bataklığı daha kuruttuk ama şehitlerimiz yüreğimizi yaktı.

Bunun üzerine belgesel niteliğinde bir yazı kaleme aldım anne.

8 ayda senin ömründen en az 8 yılı götürüp saçlarını bembeyaz yapan Hakkâri Çukurca’daki tecrübelerimin ışığında Gara operasyonuna değindim.

5-6 yıldır alıkonulan vatandaşlarımızın bugüne kadar neden kurtarılamadığı sorgulayan yazım Bartın Gazetesi’nde “Rahip Brunson, Gara Operasyonu ve Şehitlerimiz”, internet ortamındaki Bartın Postası’nda ise “Ben de bu dağların nesine geldim” başlığıyla çıktı.

 Daha önce kurtarmıştık

1992’nin en ateşli günlerinde Çukurca’da Kuzey Irak sınırında terörle mücadeleye yaptığım katkıdan yola çıkarak Gara’ya bağladığım yazımda özetle şöyle dedim anne;

Biliyorsunuz geçen ay Nijerya açıklarında korsan baskınında kaçırılan Türk gemiciler iki hafta sonra serbest bırakıldılar.

Geminin bağlı olduğu şirket korsanlarla görüştü, personelini aldı.

Daha geçen gün basında Refah Partisinin eski milletvekili Fetullah Erbaş’ın İnsan Hakları Dernekleri ile yaptığı kurtarma çalışması hatırlatıldı.

Erbaş, 1996’da iki sefer Kuzey Irak’a gidip yaklaşık 2 yıl alıkonulan 8 askerimizi PKK’nın elinden nasıl aldıklarını anlattı.

Nitekim bunu Amerika, İngiltere ve Fransa’da yapıyor.

 Rahip vakası

Bu ülkeler pek çok askerini, gazetecisini, vatandaşını bir şekilde teröristlerin elinden aldı.

Hatırlayın, Amerika hapisteki bir rahip için bile bize yapmadığını bırakmadı.

Bizim de devlet olarak önceliğimiz 5-6 yıldır alıkonulan 13 vatandaşımızı kurtarmak olmalıydı.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin buna gücü yeter de artardı.

Rahip demişken, aslında bunu koz olarak kullanabilirdik.

Rahip Brunson olayında ben olsaydım Amerika’ya “Size rahibinizi vereceğim ama siz de bana Kuzey Irak’ta alıkonulan 13 vatandaşımı vereceksiniz” derdim.

 Bu kozu kullanmalıydık  

ABD’yi PKK’nın hamisi olarak bilmiyor muyuz?

Bu teröristleri onlar giydiriyor, doyuruyor, silahlandırmıyor mu?

Amerika’nın dünyanın her yerinde yemediği nane mi var.

Çekiç Güç ile 90’lı yıllarda bölgemizde yaptıklarını unutmadık.

Vereceklerdi talimatı örgüte, alacaktık vatandaşlarımızı.

İnsan hayatından söz ediyoruz.

İnsanı yaşat ki devlet yaşasın diyoruz.

Bana sorarsanız bu her şeyden daha önemli.

Ay’a çıkmaktan bile!

 Dayım yanına geldi

Koronavirüs terörü ayrı bir dert.

Nevzat dayımı bu yüzden kaybettik.

Dayımın hayati organları hasarlıydı zaten.

Kalbinde pil vardı.

Ciğerleri içkiden, sigaradan darbeliydi.

Şekeri de vardı.

Daha ne olsun.

Şeker varsa her şeyiniz var demektir.

Virüsten hastaneye alındığını duyunca eyvah demiştim.

Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun inşallah.

Camcı Metin abi vardı ya, o da vefat etti.

Onun vefatı koronadan önceydi.

Elinde sepsebi ile evden çıkıp yönünü Halatçıyaması’na doğrulttuğunda annesi Hatice hanım teyzenin mezarını sulamaya gidiyor derdik.

Hatice hanım teyzenin evi bu karda daha da harap oldu.

Evin bir kısmı çöktü.

O da Bartın’ımızın tarihe karışan tarihi ahşap evlerinin arasına katılmak üzere.

Keşke belediye, sahipleri tarafından terk edilen bu tür evleri alıp da kurtarsa da geleceğe taşısa.

  Üç aylar başladı

 Mübarek günlerdeyiz anne.

13 Şubatta üç aylar başladı.

18 Şubatta Regaip Kandili vardı.

10 Martta Miraç Kandili var.

27 Martta da Berat Kandilini idrak edeceğiz.

13 Nisanda Ramazan ayı başlıyor.

Havaya, suya, toprağa derken birer hafta arayla cemreler de düştü.

2023’te de Ay’a çıkacağız annem.

İstanbul’a da kanal yapacağız.

Allah Allaaaah.

Yallaaaahhh.

Kim tutar bizi be anne.

 Tefecileri topladılar

Ayranımız yok içmeye, ‘Ay’ı, ‘Kanal’ı bırak da memlekette asayiş ne alemde, sen ondan haber ver dersen, ilk vereceğim haber Emniyet Müdürümüz Çetin Bozkuş’un yakın zamanda yaptığı tefeci operasyonudur.

Gözaltılar, tutuklamalar oldu.

Eski Emniyet Müdürümüz Mesut İnce de bunları üç ayda bir toplar, aman vermez, rahat yüzü göstermezdi.

Ben sana bir şey söyleyeyim mi anne, Mesut İnce Bartın’a heykeli dikilecek adamdır.

Mafyayı bitirdi, şehrimizi çok büyük bir beladan kurtardı.

Yaptığı temizlikle kendisinden sonra gelen müdürlerin de işini kolaylaştırdı.

Keşke emekli olmak zorunda kalmasaydı da başka illerde de karanlık dünyanın korkulu rüyası olsaydı.

İnanıyorum ki daha çok mafyanın, mafya bozuntusunun, tefecinin, kanunsuzun canına okur, köküne kibrit suyu dökerdi.

Çetin Bozkuş müdürümüz de çok gayretli, o da önemli işler yapıyor, kanunsuzluklara geçit vermiyor.

Sadece tefecileri değil Fetöcüleri, sahte içkicileri, esrarcıları da topluyor, derdest ediyor.

Zaten ilk açıklamasında “Yapanın yanına kâr kalmaz, merak etmeyin” demişti.

Bu önemli, hem de çok önemli.

 Akıntıya kürek

Endüstri Meslek Lisesi yerine cami ve külliye (bir caminin çevresinde camiyle birlikte yapılmış medrese, imaret, sebil, kitaplık, hastane gibi yapıların tümü) yapılmak üzere yıkılmıştı ya bu iş mahkemeden döndü.

Döndü dönmesine de iş işten geçince…

Yargı kararını verinceye kadar bina yer ile yeksan oldu.

Bizde Aziz Nesin’lik hikâye çok.

Bu da onlardan biri.

Mahkemenin tarihi dediği binaya koruma kurulu değil demişti.

Mahkemenin koruma kurulundan daha korumacı olduğunu bu vesileyle görmüş olduk.

Şimdi ne olacak dersen anne.

Mesele demokrasi meselesi aslında.

Demokrasisi bizim gibi ülkelerde “Zengin arabasını dağdan aşırır, fakir düz ovada yolunu şaşırır.”

Sorunun cevabı bu işte anne.

Bu külliye her hâlükârda yapılır.

Kıskanırım seni ben

Bartın’da daha başka ne var ne yok, işsizlik, geçim, santral, ırmak, tarım, turizm ne alemde diye soracak olursan ben de sana derim ki annem;

Ne virüs, ne işsizlik, ne geçim derdi.

Ne termik santral, ne ırmaktaki kirlilik, ne de tarım, turizm, sanayi vesaire…

Bana göre Bartın’ın en büyük sorunu kıskançlık.

Başarıyı kıskanmak gibi kötü bir huyumuz var.

Birisi öne çıkmaya görsün hemen arkasına tenekeyi bağlarız.

Burun kıvırarak ve ağız bükerek haa o mu filancanın oğlu, babası şöyleydi diye başlayan cümleler kurarız.

Veya başka aile fertleri ile ilgili bir şeyler ortaya atarız.

 Sosyal kıyaslama kıskançlığı

Bunların gerçek olması da şart değil.

Söylenti veya uydurma bir lakırdı da olabilir.

Ki söylentiye de pek itibar ederiz hani.

İtinayla kulp takılır yani.

Ya da ailesinde veya kendi özel yaşantısında küçümseyici bir şey bulamazsak, oradan vuramazsak yaptığı işi küçümseriz.

Sosyal kıyaslama kıskançlığı bizimkisi.

Güzeli, yetenekliyi, başarılıyı, zengini kıskanıyoruz.

Neden böyleyiz?

Havamızdan mı, suyumuzdan mı?

 Böyle ileri gidemeyiz

Genelleme yapmıyorum.

Bu huy herkeste var demiyorum.

Herkeste yok ama rahatsızlık verecek kadar yaygın.

Müşterisi az olan esnafın müşterisi çok olan esnafı kıskandığını gördüm.

Pazarda kaç kere şahit oldum.

Benden almıyorsun yanımdakinden alıyorsun diye kıskanç gözlerle bakanları çok gördüm.

Komşunun komşuyu, gazetecinin gazeteciyi, çevrecinin çevreciyi kıskandığını ve bu yüzden gruplaşmalar olduğunu da gördüm.

Küçük olsun benim olsun değil büyük olsun hepimizin olsun demeliyiz.

Bunu diyemezsek muasır medeniyetler seviyesine çıkamayız.

Kıskançlık, çekememezlik, haset.

Bunlar bizi ileri değil geri götürür!

 Her şey bir rüya olsa

Virüs yüzünden her şey kısıtlandı.

Cennet de cehennem de dünyada diye bir laf vardır.

Dünyada cehennemi yaşıyoruz resmen.

Hapishane hayatı bizimkisi.

Hayat öyle sıkıcı, bunaltıcı hale geldi ki.

İşte o anlarda rahmetli Tanju Okan gibi “Öyle sarhoş olsam ki, bir an seni unutsam, unutsam bu günleri, yarınları unutsam. Öyle sarhoş olsam ki bir daha ayılmasam, her şey bir rüya olsa, unutarak uyansam” diyorum anne

Son günlerde yasaklar biraz gevşedi ama her an her şey olabilir düşüncesini kafamızdan atamadığımız sürece rahatlamış sayılmayız.

Bu notu da buraya düşmüş olalım.

Tohuma kaçtım

Ne yapıyorsun, günleri nasıl geçiyor, evlenmiyor musun hâlâ a oğlum dersen, ki dediğini duyar gibiyim, bir garip başım var, ne yapayım, yuvarlanıp gidiyorum, evde kal kampanyasına katıldım evde kaldım, artık tohuma kaçtım be anne.

Devlet beni emekli etti ama ben kendimi devletten çok emekli ettim.

Hiçbir şey yapmıyorum.

Can sıkıntısına arada bir yazı yazıyorum buralara o kadar.

Seni canından eden şekerle geçinmeye çalışıyorum.

Korona belasından sakınıyorum.

Her ne kadar acı patlıcanı kırağı çalmaz deseler de bu virüsün hiç şakası yok, hiç belli olmaz, bize de çıkabilir, bakarsın üçüncü mektubu getirip elden veririm anne.

Kadınlar Günü kutlu olsun

 Mektubuma burada son verirken senin ve senin nezdinde bütün kadınların ve annelerin 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutlar, kadına şiddetin olmadığı, kadınların mutlu oldukları bir dünya dileklerimle o pamuk ellerinden hasretle öperim annem benim.

Keşke burada olsaydın da bu özel günde sana yine çiçekler alıp kutlama yapsaydık.

Herkesin selamı var.

Oralarda kendine iyi bak.

Görüşürüz anne.

NELER SÖYLENDİ?
@
NAMAZ VAKİTLERİ
PUAN DURUMU
HAVA DURUMU
Gazete Manşetleri
Yol Durumu
E-GAZETE
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA