Advert
Arif ÜÇLER
Arif ÜÇLER
Giriş Tarihi : 20-02-2021 10:03

BEN DE BU DAĞLARIN NESİNE GELDİM

Yıl 1992, günlerden 15 Ağustos.

Üzümlü’den minibüse bindim.

Amacım Depin köprüsündeki polis kontrol noktasında inip güvenli bir araçla yola devam etmek.

Teröristlerin 2016 temmuzda bomba yüklü araçla saldırıp 2 polisimizi şehit ederek 11 polisimizi yaraladıkları Depin köprüsü Hakkâri merkeze 7 kilometre mesafede.

Üzümlü ise Türkiye-Irak sınırında sıfır noktasında Hakkâri’nin Çukurca’sına bağlı bir köy.

Bu köye eskiden terörün olmadığı zamanlarda kaçakçılıkla mücadele için bir karakol yapmışlar.

Karakolun konumu terörle mücadeleye uygun değil.

Sınırdan içeriye girmeden karşı taraftan bile kolaylıkla vurulup tarumar edilebilecek durumda.

90’lı yıllarda en çok baskına uğrayan karakollardan biri olması da terörle mücadeleye uygun olmadığını doğruluyor aslında.

14 şehit verdik

Hakkâri-Çukurca-Üzümlü yolu ıssız ve sarp kayalıktır.

Pusu atmaya elverişlidir.

John Wayne’li, Charles Bronson’lu, Clint Easwood’lu Amerikan kovboy filmlerinin çekildiği yerleri, dağları, kanyonları gözünüzün önüne getirin.

İşte aynen böyledir.

Yol kenarında gürül-gürül bir su, Zap suyu akar.

Havası, huyu, suyu, coğrafyası, insanı bambaşkadır Hakkâri’nin.

Biz buraya Sarıkamış’ta taburu kapatarak geldik.

Askerlikte emir demiri keser.

Göreve gidiyorsunuz dediler, gittik.

Nisan ayı idi ve yerde bir metreden fazla kar vardı.

Çukurca yolu üzerindeki Köprülü’de bir ay intibak eğitimi aldık.

Sonra 3’e, yani 3 karakola ayrıldık; Çığlı, Üzümlü, Serbest.

Üzümlü çok geçmeden baskın yedi.

Burada 14 arkadaşımızı şehit verdik.

Sabaha karşı 05.00 gibi başlayan çatışmalar yer yer sabah 10.00’a kadar sürmüştü diye hatırlıyorum.

Sınır taşları evlerin bahçelerinde

Yarbay çatışma sonrası hadi gidiyoruz deyince Çığlı’dan bindiğimiz helikopterle 10-15 dakika sonra oradaydık.

Hakkâri’de kasıma kadar 8 ay süren görevimizin 2,5 ayını burada, Üzümlü’de geçirdim.

Bu süre içinde sıhhiyeci olarak askerlere ve köylülere sağlık hizmeti verdim.

Dikiş, enjeksiyon, pansuman dahil elimden her iş geliyordu.

Revir ilaç doluydu.

Hangi ilaç hangi hastalığa iyi gelir, Çığlı’daki tabip asteğmenime (şimdi Osmaniye Kadirli Belediye Başkanı Dr. Ömer Tarhan) mesajla soruyor, sonra tatbik ediyordum.

Kuzey Irak sınırında dağ başında bulunmaz hint kumaşı gibiydim.

Üzümlü bazı evlerin bahçesinde sınır taşı bulunan bir köydü.

O kadar sıfır noktasındaydı yani.

Gece yarısı karakola gelip hastamız var diyen bir köylünün evinin bahçesinde sınır taşı olduğunu görünce ürperdiğimi hatırlıyorum.

Depin köprüsü

Dönüşte Çığlı’ya gitmek üzere, Bartın Askerlik Şubesinden gelen bir telgrafla 10 günlük izin kopardım.

Nişanlıydım.

Hasretlik çekiyordum.

Aile özlemi de vardı.

Helikopteri beklemek yerine kelleyi koltuğa alarak köy minibüsüne bindim.

Saçlı, sakallı ve bıyıklı olmama rağmen beyaz tenimle batılı olduğum kabak gibi meydandaydı.

Depin köprüsüne kadar yaklaşık iki saat yol gitmiştik.

Kontrol noktasındaki polislere izin kâğıdımı göstererek asker olduğumu, beni güvenli bir araçla Van’a göndermeleri konusunda yardımcı olmalarını isteyince “oğlum bugün yola çıkılır mı, sen kafayı mı yedin” dediler.

O gün terör örgütünün eylem yıldönümü idi.

Esnaflar örgütün baskısı ile kepenk kapatmıştı.

Her an her yere saldırı, alıkoyma, kaçırma olabilirdi.

Polisler haklıydı.

Resmen delilik

Sadece o gün değil her gün Doğu ve Güneydoğu’da, özellikle Hakkâri’de, başta asker ve polis olmak üzere kamu görevlilerinin bu şekilde yola çıkması çok tehlikeli ve riskliydi.

Bölgede karayolu ile gidilecekse eğer, askeri konvoy oluşturularak geniş güvenlik önlemleri altında bir yerden bir yere intikal edilirdi ve doğrusu da buydu ama konvoya bile saldırıda bulunabiliyorlardı.

Polisler benim gibi gözünü karartıp yola çıkan bir deliyi Yüksekova’dan gelen bir araca teslim ettiler ve sürücüye “bu adamı güvenli bir şekilde Van otobüs terminaline bırakacaksın” diye sıkı sıkıya tembihte bulundular.

Orada 8 ayda yaşadıklarımdan kitap bile çıkar ama uzatmayayım.

Van’da heyecanla Ankara otobüsüne bindim.

Olağanüstü hal vardı.

Galiba Bitlis’teydi, özel harekatçılar otobüste kimlik kontrolü yaptılar.

Ver elini Bartın

Oraları da geçtik.

Kazasız belasız geldik.

İznimi raporla biraz uzattım.

Ben buradayken Kuzey Irak’a sınır ötesi operasyon başladı.

Şırnak il merkezi saldırıya uğradı, çatışmalar üç gün sürdü diye hatırlıyorum.

90’lı yıllarda oralar yangın yeri gibiydi.

Bahar ve yaz aylarında her gün bir çatışma, karakol veya şantiye baskını, adam kaçırma vakası olurdu.

Terörün en azgın zamanıydı diyebilirim.

Geldiğimde rahmetli anacığımın saçları üzüntüden, kaygıdan, stresten bembeyazdı.

Anladım ki 8 ay annemin ömründen en az 8 yıl götürmüştü.

O derece yani.

Dönüşte de köy minibüsündeyim

Ben ise saçlı sakallıydım.

Böyle asker mi olur dediler bizimkiler.

Beni kaçtı sanmışlar.

Dönüşte daha fazla saçlı sakallıydım.

Ankara-Van derken Hakkâri’de sabah oldu erken.

Alaya gidip konvoy veya helikopter beklemem gerekirdi ama ben yine aldım kelleyi koltuğa köy minibüsüne bindim.

Hakkâri-Çukurca arası buradan Zonguldak gibi 80 kilometre.

Çığlı köyü ile birlikte 90-100 kilometrelik bir yol.

Minibüs şoförü ve köylüler saçıma sakalıma rağmen asker olduğumu hemen anladılar.

O tarihte 26 yaşındayım.

Gençliğin ve sevgiliye hasretin de etkisi var tabii ki gözümü karartmamda.

Ucuz kurtulmuşum

 Büyük cesaretmiş benimkisi.

Minibüs şoförü veya yolcular terörist olabilirdi.

Terörist olmasalar bile baskıdan, korkudan beni onlara satabilirlerdi.

Kısa bir süre önce Kuzey Irak’a yapılan Gara operasyonu sırasında, 5-6 yıl önce teröristler tarafından kaçırılan 13 asker, polis ve sivil vatandaşımızın tutuldukları mağarada şehit edilmesi beni o yıllara götürdü.

Şehitlerimiz Doğu ve Güneydoğu’nun orta yerinden kaçırıldılar.

Köy minibüsü ile gidip gelirken, Üzümlü’de bahçesinde sınır taşları bulunan evlere gece vakti girip çıkarken ben de bal gibi kaçırılabilirdim.

Üstelik benimkisi sınırda olduğundan çocuk oyuncağı gibi çok daha kolay olurdu.

Nasıl alıkonuldular

Şehitlerimizle ilgili basına yansıyan bazı bilgiler özetle şöyle;

Hava Savunma Uzman Çavuş Hüseyin Sarı, 3 Ağustos 2015’te Diyarbakır-Bingöl karayolunda yolcu otobüsünden indirilerek, Şanlıurfa’da görevli Polis Memuru Sedat Yabalak, 28 Temmuz 2015’te Erzurum'dan ailesiyle birlikte dönerken Diyarbakır/Lice- Bingöl yol ayrımında kaçırılarak alıkonuldu

Rize’de görevli Astsubay Çavuş Semih Özbey, 18 Eylül 2015’te Tunceli-Erzincan karayolunda, 2 Ekim 2015’te Ağrı'daki birliğine katılmak üzere yola çıkan tankçı Er Adil Kabaklı Tunceli-Pülümür karayolunda kaçırılarak alıkonuldu

İstanbul’da görevli Polis Memuru Vedat Kaya, 24 Temmuz 2016’da Lice İlçesi Berkilin Deresi mevkiinde ailesiyle birlikte seyir halindeyken, Jandarma Er Süleyman Sungur 15 Ağustos 2015’te Diyarbakır karayolunda kaçırılarak alıkonuldu

Hakkâri İl Jandarma Komutanlığı emrinde görevli Uzman Erbaş Mevlüt Kahveci, 21 Eylül 2016’da Hakkâri-Çukurca karayolunda kaçırılarak alıkonuldu. 

Erzincan'daki birliğine katılmak üzere yola çıkan Topçu Er Müslüm Altıntaş, 2 Ekim 2015’te Tunceli-Pülümür karayolunda kaçırılarak alıkonuldu.

Keşke kurtarabilseydik

Tablo ortada.

Kurtarılabilirler miydi?

Elbette bu mümkündü.

Devlet teröristle pazarlık yapmaz diyorlar.

Devletin yapması şart değil.

Devlet açık veya gizli bir şekilde girişimde bulunur, ulusal ve uluslararası insan hakları örgütleri ya da başkaları araya girip aracılık yapar, daha önce örnekleri olduğu gibi bu vatandaşlarımız da kurtarılabilirdi.

Keşke böyle olsaydı, olabilseydi.

Televizyonlarda öncelikli konu bu.

Olurdu olmazdı diye günlerdir tartışılıyor, ihmalden söz ediliyor.

Eğer bu konuda bir ihmal varsa ve bu ihmali kim veya kimler yaptıysa hesabını versin kardeşim.

Erbaş anlattı

Geçen ay Afrika kıyılarında Nijerya açıklarında korsanların baskını sonrası kaçırılan Türk gemiciler iki hafta sonra serbest bırakıldılar.

Geminin bağlı olduğu şirket korsanlara istediklerini verdi, personelini aldı.

Böyle örnekler çok.

Daha geçen gün basında Refah Partisinin eski milletvekili Fetullah Erbaş’ın İnsan Hakları Dernekleri ile yaptığı kurtarma çalışması hatırlatıldı.

Erbaş, 1996’da iki sefer Kuzey Irak’a gidip yaklaşık 2 yıl esir tutulan 8 askerimizi PKK’nın elinden nasıl aldıklarını anlattı.

Nitekim bunu Amerika’da yapıyor.

İngiltere’de yapıyor, Fransa’da yapıyor, başkaları da yapıyor.

Rahip vakası

Bu ülkeler pek çok askerini, gazetecisini, vatandaşını bir şekilde teröristlerin elinden aldı.

Hatırlayın, Amerika hapisteki bir rahip için bile bize yapmadığını bırakmadı, vatandaşı için yeri yerinden oynattı.

Bizim de devlet olarak önceliğimiz 5-6 yıldır alıkonulan 13 vatandaşımızı kurtarmak olmalıydı.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin buna gücü yeter de artardı.

İnsan hayatından söz ediyoruz.

İnsanı yaşat ki devlet yaşasın diyoruz.

Bana sorarsanız bu her şeyden daha önemli.

Aya çıkmaktan bile!

Çileyi çeken bilir

Damdan düşenin halinden damdan düşen anlar derler.

Ben de o coğrafyada bulunup o havayı koklayıp o heyecanı yaşayıp terörle mücadele ettiğim için bu olaydan büyük üzüntü duydum.

Yüreğim yandı, çok duygulandım, fena halde hüzünlendim.

Eli kanlı bölücü terör örgütü PKK tarafından kalleşçe katledilen şehitlerimize ben de buradan Allah’tan rahmet, gözü yaşlı ailelerine sabır ve başsağlığı dilerim.

 İyi ki orada olmuşum

Askerliğim Samsun Sıhhiye Okulu, Kars Sarıkamış, Hakkâri Çukurca üçgeninde geçti.

Özellikle Hakkâri Çukurca bana çok şeyler öğretti.

Orada bulunmaktan, terörle mücadeleye katkı vermiş olmaktan gurur duyduğumu da bu vesile ile özellikle ifade etmek isterim.

Bana şimdi çıkıp “sen oraları biliyorsun, halkı da tanıyorsun, gel kardeşim buraya, sana sefer görev emri yazdık, hadi bakalım taşın altına elini koy” deseler bütün samimiyetimle söylüyorum, askerlikten çoktan düşmeme rağmen gözümü kırpmadan, arkama bakmadan giderim.

Rahmetli annem terörist başının adada beslendiğini, bunu doğru bulmadığını söylerdi.

Dış güçler tarafından desteklenen terör örgütü PKK 15 Ağustos 1984’ten bu yana polis, asker, korucu 8 bin 128 insanımızı şehit etti.

36 yıl içinde toplam 24 bin 837 kamu güvenlik görevlisi yaralandı.

6 bin 21 sivilin ölümüne, 11 bin 347 sivilin yaralanmasına sebep oldu.

Şu cümle ile durumumuzu özetlemek isterim;

Besliyoruz caniyi oyuyor gözümüzü!

 İL OLMAK YA DA OL(A)MAMAK

 Sözcü Gazetesi Bartın’ı Zonguldak’a bağladı.

Bu hata, sanki ilk kez oluyormuş ve bunu sadece Sözcü yapıyormuş gibi abartılı bir şekilde eleştiri konusu yapıldı.

Gazeteler veya internet siteleri bu tür yanlışlara çok sık düşüyor.

Daha önce başka bir gazete Karabük’ün Safranbolu ilçesini Kastamonu’ya bağlamıştı.

Avusturya ile ilgili haber verilirken Avustralya yazıldığını da çok görmüşlüğüm var.

Keza İsviçre haberinin İsveç ile karıştırıldığını da gördüm.

Aslında dua etmek lazım, Sözcü’nün haberinde Bartın’ın Batman’la karıştırılmadığına.

Bunu sadece Sözcü değil Hürriyet, Milliyet, Sabah ve diğerleri de yapıyor.

Yazanın bilgisizliği, kontrol edenin dikkatsizliği.

Eleştiriyi tabii ki de hak ediyor.

Ama bunun için ortalığı yakıp yıkmaya gerek yok.

Biz yazı satıyoruz

30 yıl gazetecilik yaptım.

Yarısı muhabirlik, yarısı editörlük, genel yayın yönetmenliği, başyazarlık.

Muhabir arkadaşlarımızın getirdiği haberleri düzeltirken canım çıkardı.

Kendi bilgisayarımdan sonra dizgi sırasında ve çıktıda aydınger üzerinde de kontrol yaptığım halde arada sırada kaçırdığım hatalar olurdu ki buna fena halde canım sıkılır, kendime çok kızardım.

Bu durum yastığa kafamı koyduğumda uykuma keder bile olurdu.

En hassas olduğum ve üzerinde önemle durduğum konulardan biri bu idi.

İşin en acı tarafı ne biliyor musunuz?

Toplum olarak okuma alışkanlığımız oldukça zayıf ve okuyanın önde gideni olması gereken gazeteciler de ne yazık ki yeteri kadar okumuyorlar.

Hep şunu söylemişimdir;

Biz yazı satıyoruz.

O nedenle çok dikkatli olmalıyız.

Türkçe ve edebiyatı bilmeliyiz.

Okumazsak olmaz

Kendimizi sürekli okuyarak yenilemeliyiz.

Okumazsak öğrenemeyiz, bilgi sahibi olamayız.

Öğrenmezsek, bilgi sahibi olmazsak bilemeyiz.

Bilmezsek fikir sahibi olamayız.

O zaman da ortaya böyle istenmeyen sonuçlar çıkar.

Demek ki neymiş?

Önce okuyacakmışız.

Hem okur hem yazar gazeteci olacakmışız.

Ve kontrol.

İtimat kontrole mani değildir derler.

Çok doğru.

Muhabirinize veya kendinize ne kadar güvenirseniz güvenin illa ki kontrol.

Kontrol, kontrol, kontrol.

Zorunda mıyız?

Madem gazetecilik yapıyoruz yazımız düzgün olacak.

Okunur ve anlaşılır olacak.

Akıcı olacak.

Başlıkla içerik uyumlu olacak.

Dahası…

Hatasız olacak.

Eğer bunları yapamıyorsak (rahmetli Dilber Ay’ın deyimiyle (zorunda mıyız)) gazetecilik yapmak zorunda değiliz ki değerli arkadaşlar.

Başka iş mi yok.

Gidelim bakkal dükkânı açalım veya pazarda limon satalım ya da emlak işi yapalım.

Haberle sevişmek lazım

Gazeteci bilgili olacak, işini yaparken titiz olacak, dikkatli olacak.

Yaptığı haberle, yazdığı yazıyla senli benli olacak, sarmaş dolaş olacak, alt alta üst üste gelecek, adeta sevişecek.

Gazeteci yazdığı kelimenin anlamını bilecek.

Bilmiyorsa öğrenecek.

Mesela son günlerin moda deyimi “istikşafi”yi sorsanız 10 gazeteciden 8’i bilmez.

Navtex ha keza öyle.

Diyelim ki cinayet haberi yapıyorsunuz.

Ölümün evrelerini kaç gazeteci biliyor?

Bilse, bilerek yapsa ortaya daha iyi, daha doğru, daha zengin bir haber çıkmaz mı?

Tabii ki de çıkar.

Bu ve benzeri pek çok bilgi internette var üstelik.

Hepsi orada yazıyor.

Ben muhabirlik yaparken böyle imkân yoktu.

Bizim zamanımıza bilgiye bu kadar kolay ulaşılamıyordu.

Yazım yanlışları

Polis falancayı tutukladı, falanca filanca hakkında ceza davası açtı gibi yanlış haberlere de rastlıyoruz.

Polis tutuklama yapmaz, ancak gözaltına alır.

Tutuklamayı hakim yapar.

Ceza davasını kişi, kurum ve kuruluşlar açamaz.

Bunun yetkisi de savcılardadır.

Gazeteci bunu da bilecek.

En sık gördüğüm yazım yanlışlarından biri de ‘de-da ve ki’lerle ilgili.

Her de-da-ki nasıl ayrı yazılmaz ise birleşik de yazılmaz.

Burada ölçü yaptığınız eylemin, kelimenin-cümlenin anlamını değiştirip değiştirmediğidir.

Alıntı yapmayın yakalanırsınız

Bir de alıntı-çalıntı yazılar var ki bu da tam bir fecaat.

Eğer başkasının yazısını alıntı olduğunu belirtmeden kendinizinmiş gibi kullanırsanız yaş tahtaya basarsınız, yakalanırsınız.

Alıntı çalıntı yazı başkasında sırıtır.

Yazılar parmak izi gibidir.

Herkesin tarzı farklıdır.

Üstelik internet devrindeyiz.

Bu yazıyı bu yazmamıştır dediğiniz kişinin yazısından alın çarpıcı bir kelime veya cümle yapıştırın internete görün sonucu.

Yani hangi cesaretle bunu yapıyorlar anlayabilmiş değilim.

Bu hırsızın kamerayı bile-bile hırsızlık yapması gibi bir şey.

Tanıtım da yetersiz

Gördünüz mü başımıza geleni, bakın Sözcü’nün Bartın haberi bizi nerelere götürdü.

Gazetecilik hatası bir yana aslında bu bize, büyük bir ilçeyken küçük bir il olan Bartın’ı iyi tanıtamadığımızı gösteriyor.

91’den bu yana 30 sene geçmiş.

Halen daha Bartın’ın Zonguldak’ın ilçesi sanılmasının, Bartın’ın Batman’la karıştırılmasının önüne geçememişiz.

Fuarlara katılmak yetmiyor demek ki.

Yaygın basında dikkat çekici haberlerle düzenli yer bulmamız, her alanda Bartın Gazetesi gibi markalar yaratmamız gerekiyor.

Çok önemli bir tanıtım aracı olan sporda da daha fazla öne çıkmalıyız

Bilhassa milyonlarca kişinin takip ettiği futbolun bu özelliğinden bir an önce faydalanmalıyız.

Bartınspor’u ne yapıp edip hemen 3.lige, ardından 2. ve 1. lige hatta süper lige kadar yükseltmeliyiz.

Futbolla bedava yapacağımız tanıtımı başka yollarla çantalar dolusu para harcasak dahi yapamayız, yaptıramayız.

İNCE’NİN PARTİSİ

Hadi biraz da siyaset konuşalım.

Yakında nur topu gibi yeni bir partimiz daha olacak.

Malumunuz, CHP’den ayrılan Muharrem İnce, Memleket Partisi ile siyaset sahnesine yeni bir soluk getirmeye hazırlanıyor.

Bunun epey patırtısı oldu.

Meselenin daha iyi anlaşılması için nedir, ne değildir konusunu biz değil de CHP eski milletvekili Mevlüt Dudu anlatsın;

 “Biz öncelikle sayın genel başkanlarımızdan duruma el koymalarını, inisiyatif almalarını, onların girişimleriyle partinin bütünlüğünün korunacağına inandığımızı söyledik. Bunun için bazı somut öneriler de götürdük.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin bir nebze parti içi demokrasi açısından zenginleşebilmesi için 3 öneri götürdük. Önerilerimiz; genel başkanın partiye kayıtlı üyeler tarafından seçilmesi, cumhurbaşkanı adayının yine aynı şekilde partiye kayıtlı üyeler tarafından belirlenmesi ve üst üste 2 genel seçimde başarısız olan ki bunun da kriteri milletvekili seçiminde partiyi birinci parti yapamayan genel başkanın, genel başkanlıktan çekilmesi, ayrılması ve yeniden aday gösterilememesi idi. Sayın genel başkanlarımız (Hikmet Çetin, Deniz Baykal, Altan Öymen, Murat Karayalçın) bizim bu girişimimize önem verdiler, değer verdiler ve bir araya geldiler”

Müzakere edilemez

 Eski genel başkanların Deniz Baykal’ın evinde bir araya geldiklerini ve Murat Karayalçın'ın, Kemal Kılıçdaroğlu ile görüşmesi için görevlendirildiğini anlatan Dudu basında yer alan açıklamasında şöyle devam ediyor;

 “Sayın Karayalçın, Sayın Kılıçdaroğlu ile görüştükten sonra bizi tek tek aradı ve görüşmesinin detaylarını anlattı. Bizim 3 önerimizden 2 tanesinin müzakere edilemeyeceği kanaati oluşmuş. Genel başkanın üyeler tarafından seçilmesi ve iki seçimde başarısız olan genel başkanın görevinden ayrılması şeklindeki önerilerimiz, müzakere edilebilir bulunmamış.

Sadece cumhurbaşkanı adayının üyeler tarafından belirlenmesi önerimiz şartlı olarak; yani ittifak olmaması halinde CHP’nin kendi adayı ile ve ittifaktaki diğer partilerin de kendi adayları ile seçime girmeleri halinde ancak söz konusu olabileceği şeklinde bir kanaat ortaya çıkmış. Bunun sadece müzakere edilebileceği bize Sayın Karayalçın tarafından bildirildi. Yani bu 3 önerimiz de aslında pratikte reddedilmiş anlamına geliyor”

Ben olsaydım kabul ederdim

Kılıçdaroğlu’nca kabul görmediği belirtilen öneriler son derece demokratik.

Genel başkan olsaydım “hay-hay” derdim, bu önerileri seve-seve kabul ederdim.

Milletvekili, teşkilat mensubu ya da düz üye olsaydım böylesi demokratik önerilerin kabul görmediği bir partide de asla durmazdım.

Böyle düşünüp ayrılanlar oldu.

Daha da olacaktır diye düşünüyorum.

Muharrem İnce parti kuracak, bizi bölecek korkusunu yaşayan ama bunu belli etmeyen CHP’lilerin küçümseyici mesajlarla başarısız olur algısı yaratıp kopmaları önleme gayretinde olduklarını düşünüyorum.

Tahminim, liderlik vasıfları taşıyan ve iyi bir hatip olan Muharrem İnce’nin ilk genel seçimde yüzde 5 ila 10 arasında oy alacağı yönündedir.

Bu oranın üstüne ne kadar koyar bunu performansı ve ülkenin gidişatı gösterir.

MHP’de demokratik ortam bulamayıp ayrılan ve kurduğu parti ile ilk seçimde başarılı olan Akşener gibi yüzde 10’u aşarsa da hiç şaşmamak gerekir.

Bu sürpriz olmaz.

SİGARASIZ HAYAT OH NE RAHAT

18 Şubat 2005’te hayatımdan çıkardım bu ömür törpüsünü.

16 seneyi devirdim hayırlısıyla.

Bu kadar senedir rahat nefes alıyorum.

Hiç hırıltı dırıltı, öksürük, tıksırık yok.

Tempolu 10 bin adım atıyorum, ne halsizlik oluyor ne de yorgunluk.

Sigara ile birlikte hem bunları hem de grip gibi bir baş belasını da hayatımdan çıkardım.

Artık grip olmuyorum çünkü bağışıklık sistemim güçlendi.

Bundan âlâ grip aşısı mı olur.

Sigara içmemenin en başta sağlığımıza sonra da ekonomimize olmak üzere daha pek çok faydası var ki bunlar saymakla bitmez. 

Oh be dünya varmış be kardeşim.

Bu zıkkımı hayatıma soktuğum güne ve hayatımda tuttuğum 25 yıla çok fena acıyorum.

Bu kadar sene vücuduma kötülük yapmışım, eziyet etmişim, yazık etmişim.

Sigarayı düşman olarak görürsek ki, öyledir, bıraktığım günü vücudumun düşman işgalinden kurtulduğu gün olarak değerlendirip kutlarım.

Adeta ikinci doğum günü.

Keşke hiç içmeseydim ama zararın neresinden dönülse kârdır.

Sultan Süleyman ne güzel söylemiş;

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.

BARTIN YARARINA ÖNERİLER

-           Elektrik işi eskiden olduğu gibi belediyeye bağlansın, daha fazla mağduriyet yaşanmasın.

-           Pazardaki yeşil sebze artıkları çöpe gitmesin. Bunlarla beslenen hayvanlar için değerlendirilmek üzere düzenleme yapılsın.

-           Köpeği olan köpeğine sahip çıksın. Sahiplerinin başıboş bıraktığı köpekler toplansın barınağa koyulsun. Mahalle aralarında yeniden görülmeye başlayan sahipsiz köpekler de toplansın.

-           Asma mevkiinde eski vali konağının olduğu cadde tek yönlü olsun. Burası hemen bir alt sokaktan geliş gidişli yapılsın, trafik rahatlasın.

-           Eski başbakanlarımızdan merhum Mesut Yılmaz’ın adı (Bartın’ı il yapmasından mütevellit) uygun bir yere verilerek yaşatılsın. Belediye Meclisi konuyu değerlendirsin.

-          Rize Belediyesi örneğinde olduğu gibi Bartın Belediyesi de sahili (İnkumu) kabuğuyla ve çekirdeğiyle birlikte yenebilen tek narenciye olan kamkat (küçük mandalina) ile donatsın. Güzelcehisar’da meyve veren kamkat ırmak kenarlarında da denensin.

-          Yusuf Aldatmaz belediye başkanı, Cemal Akın milletvekili olsun.

NELER SÖYLENDİ?
@
NAMAZ VAKİTLERİ
PUAN DURUMU
HAVA DURUMU
Gazete Manşetleri
Yol Durumu
E-GAZETE
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA