Advert
Arif ÜÇLER
Arif ÜÇLER
Giriş Tarihi : 30-07-2020 15:51

Demokles’in kılıcı

Demokrasisi gelişmemiş veya az gelişmiş, yaşam biçimi haline gelmemiş, bütün kurum ve kurulları ile oturmamış ülkelerde gazetecilerin başlarının üstünde her zaman “İnce bir sicimle tavana bağlanmış, ha düştü ha düşecek ağır bir kılıç” vardır.

Demokrasinin hiç olmadığı ülkelerde durum daha da vahimdir.

İşte Suudi Arabistan.

Gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul’un orta yerinde hem de konsoloslukta ve de üstelik devlet eliyle öldürülüp yok edilmesi vahametin boyutunu gözler önüne sermektedir.

Birleşmiş Milletler raporlarına kadar giren bu cinayet de bir sansürdür.

Sansürün en ileri boyutudur.

Yani son noktasıdır.

Demokrasisi bizim gibi kime göre, sana göre, bana göre, adamına göre ülkeler ile demokrasinin yerinde yeller esen ülkelerde pek çok gazeteci cinayete kurban gitti.

Öldürülmeyip süründürülenler de var.

Mesela bizde (Bildiğim kadarıyla en son 1996’da Metin Göktepe öldürülmüştü) epeydir gazeteci cinayeti yok.

Ama buna mukabil yazılarından dolayı ağır tazminat cezalarına mahkum edilmiş veya hapse atılmış çok gazeteci var.

 Sansürünüzü nasıl alırsınız?

Ağır para ve hapis cezaları da bir tür sansürdür.

Bunlar gazetecinin başında Demokles’in kılıcı gibi sallanır.

Gazetelerde, televizyonlarda ve sosyal medyada yer alan eften püften konularda bile sırf hoşa gitmedi diye soruşturma başlatılıp ifade alınması, sanki her eleştiriden sonra gel buraya denilecekmiş izlenimi verir ki bu da sansürün başka bir halidir.

Bu şekilde baskısıyla sindirilmeye, bıktırılmaya, caydırılmaya çalışılan gazeteciler var.

Bu da sansürdür.

Bir de toplum baskısı vardır.

Bu herkesin herkesi tanıdığı Bartın gibi küçük yerlerde olur.

Adına mahalle baskısı da diyebilirsiniz.

Her haberi yapamazsınız, yapmakta zorlanırsınız.

Bu da bir tür sansürdür.

Sansür mü arıyorsunuz.

İstemediğiniz kadar var.

Maddi mi istersiniz manevi mi,  yoksa başka türlü mü?

Sürüsüne bereket.

Sansür kaldırıldı demekle kaldırılmıyor, yok demekle yok olmuyor ne yazık ki.

 Memura ne hacet

Osmanlı döneminde sansür memuru varmış.

Gazeteler sansür memurlarının kontrol ve denetiminden geçtikten sonra yayınlanıyormuş.

Sansür memuru gazeteler basılmadan önce kontrol eder, uygun bulmadığı, beğenmediği kelimelerin üzerini çizermiş.

Biz bu çağdışı uygulamayı kitapların da tehlikeli kabul edilip yakıldığı askeri darbeler döneminde de (en son 1980) gördük.

Gazeteler basılmadan önce kontrol edilir, askeri yönetimce uygun bulunmayan haberler denetimden geçemezdi.

Burada bir parantez açmakta fayda var.

Gazetecilerin haber amaçlı konuştuğu bazı kişiler hazırlanan yazıyı yayınlanmadan önce görmek istediklerini söylerler.

Bunu emir kipi kullanarak yapanlar da vardır.

 Kabahat alıştıranlarda

Bu geçenlerde arkadaşımız Turhan Öztürk’ün de başına gelmiş.

Haberi yapılan zat-ı muhterem yayınlanmadan önce göstermedi diye arkadaşımıza çıkışmış.

Aklı sıra şurası olmamış, burası olmamış, şöyle olsun böyle olsun, başlığı da şu olsun diyecek, hatta hangi sayfada ve sayfanın neresinde çıkması gerektiğini de buyuracak.

Osmanlı’da sansür memurunun, askeri yönetimlerde sansür astsubayının yaptığının bir benzerini günümüzde bu şahıslar yapıyor.

Gazeteci haberini sadece genel yayın yönetmenine veya yazı işleri müdürüne gösterir.

Haberin üzerinde ancak onlar değişiklik yapabilir, yerini de ancak onlar belirleyebilir.

Gazete sahibi bile habere karışmaz, karışamaz, karıştırılmaz.

Gazetelerin gerçek sahipleri genel yayın yönetmenleridir.

Turhan bu hadiseyi anlatınca mesleğimiz adına üzüldüm.  

Tabii kabahatin büyüğü çıkar menfaat hesabıyla böyle işlere tevessül edip onları alıştıran meslektaşlarımızda.

 Hükümete kapatma yetkisi

Bakın bu kendini bilmez kontrol düşkünü edit meraklılarının ağa babaları geçmişte neler yapmış.

Türk basınında sansürün ilk uygulandığı tarih 10 Mayıs 1876 olarak kayıtlara geçmiş.

24 Temmuz 1908 tarihinde İkinci Meşrutiyet yürürlüğe girdikten sonra bu uygulamaya son verilmesi basından sansürün kaldırılması olarak adlandırılmış ama sansür memurluğunun bitmesi sansürü bitirmemiş.

1931 tarihli matbuat kanununun hükümete dilediği zaman istediği gazete ve dergiyi kapatma yetkisi verdiğini Hıfzı Topuz’un “100 soruda Türk basını” adlı kitabından öğreniyoruz.

30 Temmuz 1924 tarihli haberde İleri Gazetesi başyazarı Celal Nuri İleri’nin kafasının Antep Milletvekili Kılıç Ali tarafından tabanca kabzası vurulmak suretiyle yarıldığını yazıyor.

Saldırının sebebi Tahkikat Komisyonu raporunda yolsuzluklarla ilgili adı geçen isimlerden birinin bu vekil olmasıymış.

11 Ağustos 1925 tarihli haberde ise yayınladığı bir yazı sebebiyle Vatan Gazetesi sahibi Ahmet Emin Yalman’ın tutuklandığı ve gazetenin kapatıldığı belirtiliyor.

Bukalemun gibi

Yalman’la birlikte gazeteciler Fevzi Lütfü, Sadri Ethem, Abdülkadir Kemali, Ahmed Şükrü, Velid Ebüzziya ve Eşref Edip’in de Şark İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmaya başlandığını bu haberden öğreniyoruz.

7 Nisan 1930 tarihinde verilen bir haberden de Yarın Gazetesi sahibi Arif Oruç’un tevkif edildiğini ve gazetesinin kapatıldığını öğreniyoruz.

Arif Oruç’un suçu kamuoyunu aldatıcı ve heyecan uyandırıcı haber yapmakmış.

Hani hileli gıda üretip de halkın canına kast edenler var ya onlar bile tutuklanmazken ve firmaları kapatılmazken gazetecilerin böyle bir suçlama ile hapse girebildiklerini ve gazetelerin kapatıldığını görüyoruz.

Bunlar 1950 öncesinden örnekler.

50 sonrası da var.

Hem de çok var.

Gazetecilere yönelik sansür, baskı, şiddet her dönemde var.

Bu sansür denen şey bukalemun gibidir.

Renkten renge, kılıktan kılığa, şekilden şekile girer, gazetelerin ve gazetecilerin hayatından hiç çıkmaz.

 180 ülke arasında 154. sıradayız

1908’den 2020’ye tam 112 yıl geçti.

24 Temmuz Basın Bayramı ama gazetecilerin çoğu bu günü basın bayramı olarak görmez.

112 yılda basın ne sansürler gördü.

Ve halen daha görüyor.

Hem de dik âlâsını görüyor.

İşte o nedenle bugün Dünya Basın Özgürlüğü endeksinde 180 ülke arasında 154. sıradayız.

Bu veri bile basının özgür olmadığını, sansürün bitmediğini, gazetecilerin baskı altında güç koşullarda çalıştıklarını apaçık gösteriyor.

Zaten basın özgürlüğü yoksa veya yok denecek kadar az ise gerçek anlamda gazetecilik yapıl(a)mıyor demektir.

Sözlerimizden basının dokunulmazlığı mı var anlamı çıkarılmasın.

Basın elbette dokunulmaz değildir.

Eleştirinin, sert eleştirinin, basının tabiatı gereği muhalif olmanın hapse kadar varan ağır cezalarla cezalandırılmasının yanlış olduğunu söylüyoruz.

Hani bazı olaylarda terlik, kalem, toka, abajur gibi eşyalar silah sayılıyor ya fikir, bilgi, haber, yorum ve fotoğraf da silah sayılarak gazetelerin, gazetecilerin, televizyonların cezalandırılmasının basın özgürlüğüne ve demokrasiye uygun olmadığını ifade ediyoruz.

Basın demokrasinin olmazsa olmazıdır.

Gazeteciler sadece demokrasinin bütün kurum kurullarıyla sağlıklı bir şekilde işlediği ülkelerde hak ettiği değeri buluyor.

Gazeteler, gazeteciler bu ülkelerde itibar görüyor, yazdıkları dikkate alınıyor.

 Eleştiri istenmiyor

Basının işi özellikle tek parti dönemlerinde hep zor olmuştur.

Tabii yandaş olanlar hariç

Bu geçmişte de taaa Osmanlı’dan bu tarafa böyleymiş, şimdi de böyle.

Sebebi de eleştirinin sevilmemesidir.

Bir de güç zehirlenmesidir.

İktidarı eleştiren gazeteciler beğenilmeyip soruşturmalarla, baskılarla, ağır tazminatlarla, hapislerle, işsizlikle ve başka türlü yöntemlerle sindirilmeye, cezalandırılmaya çalışılıyorsa o memlekette basın özgürlüğünden söz edilebilir mi?

Eğer bir memlekette kelle koltukta gazetecilik yapılıyor ise gazetecilerin bir kısmı korktuğu için eleştiremiyorsa, suya sabuna dokunmadan çiçek, böcek yazarak, havadan sudan bahsederek günü geçiştiriyorsa o memlekette basın bayramından söz edilebilir mi?

Gazete kitap okuma oranlarının son derece düşük olduğu, bilginin okunarak değil de daha çok duyarak edinildiği, gazete tirajlarının 100 binlerle 200 binlerle anılarak yerlerde süründüğü, gazetelerin ve gazetecilerin ekonomik sıkıntılarla boğuştuğu bir ülkede basın bayramı olsa ne olur olmasa ne olur?

Cumhuriyet ile yaşıt Bartın Gazetesinin son sayısındaki “Basın özgürlüğü yok olurken Basın Bayramı mı kutlanır” başlığı da durumu pekiyi özetlemektedir.

 Görevimiz tehlike

Gazetecinin görevi eleştirmektir.

Türk basınının şeyh-ül muharririn unvanlı gazetecisi Burhan Felek’in deyimiyle “ayıp aramaktır”

Hadi gel de ayıp ara da görelim bakalım.

Bu sadece bizde değil Rusya’da da böyle Amerika’da da böyle.

Tek parti ile veya Arabistan gibi kralla yönetilen başka ülkelerde de böyle.

Demokrasiye ve gazeteciliğe en uygun sistem koalisyondur ve bunu Avrupa’da birçok ülke başarıyla uygulamaktadır.

Asıl basın bayramları, basın özgürlükleri de bu ülkelerde var.

Koalisyonlarda eleştirdiğin parti üzerine gelirse diğeri veya diğerleri sana sahip çıkar.

Ama tek partide kaçacak yerin olmaz.

Dediğim gibi demokrasiye ve gazeteciliğe en uygun sistem koalisyondur ve bu da Avrupa’da en güzel şekilde uygulanmaktadır.

 Kutuplaşma

Gazeteciliğimizin içinde bulunduğu en önemli sorunlardan biri de kutuplaşmadır.

Gazeteciler ne yazık ki (daha çok yaygın basında) iktidar yanlısı ve iktidar karşıtı olarak ikiye bölünmüşlerdir.

Genelde durum ne yazık ki böyledir.

Bir taraf her şeyi olumlu göstererek körü körüne iktidarı desteklerken diğer taraf her şeyi olumsuz göstererek durmadan iktidarı kötülemektedir.

İkisi de yanlış.

Basın tarafsız, objektif, ilkeli, dürüst olmalı.

İyi işlere iyi, kötü işlere kötü demeli, diyebilmeli.

Eleştirmeli.

Yansız olmalı.

Kendisinin veya iktidar sahiplerinin ya da çıkar çevrelerinin çıkarını değil toplum menfaatini, kendi yararını değil kamu yararını gözeterek çalışmalıdır. 

Ben bunu bilirim bunu söylerim.

Bakmayın siz bana, kendi kendime konuşuyorum işte.

 AKIN’IN MİLLETVEKİLLİĞİ

Cemal başkanın Kaf Konak’ta geniş katılımla gerçekleşen basın bayramı organizasyonunda laf döndü dolaştı yine milletvekili adaylığına geldi.

Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.

Bu konunun başkanın peşini bırakmamasının sebebi toplumda böyle bir beklenti oluşudur.

Soru “Bartın’a milletvekili olarak hizmet etmek ister misiniz?”

Cevap belli aslında; Kim istemez ki?

Başkan Akın’ın gönlünde yatan aslan da bu.

Dedi ki;

“Geçen dönem genel merkezden çok baskı yaptılar.

Hatta il başkanımıza bağırdılar, adaylığım konusunda çok ısrarcı oldular.

Belediyede yapacak işlerimiz var, devam eden projelerimiz var diyerek kabul etmedim.”

Böyle dedi Cemal başkan.

Ben de diyorum ki; MHP Bartın’da Cemal Akın’sız milletvekili çıkaramaz.

Bunu genel merkez de biliyor.

O nedenle bu seçimde ses hızını aşan uçakların çıkardığı patlama sesi gibi daha yüksek sesle bağıracaklardır diye düşünüyorum.

Başkan Akın buna hazır olsa iyi olur.

 KUYRUK

29 Temmuz günü, 30 senelik gazeteciliğin bana hediyesi diabet ve tiroidimin kontrolü için devlet hastanesinde idim.

Aslında kontrol zamanın mayıs ayı idi ama pandemiden dolayı hastaneye gitmek istemdim.

Baktım virüsün dünyayı terk etmeye niyeti yok, ne zamana kadar bekleyeceğim dedim, aldım kelleyi koltuğa hastanenin yolunu tuttum.

Randevuyu 182’den 16 Temmuz günü aldım.

En erken tarih 27 ve 28 Temmuz idi.

Hastaneye aç gideceğimden ve o günlerin de sabahları dolu olduğundan 29 Temmuza kaldım.

Yere göğe sığdırılamayan sağlık sistemi bana iki hafta sonraya gün verdi.

Sağlıkla ilgili açıklamalarında her zaman kuyruktan söz edip, kuyrukları bitirdik diyen Milletvekilimiz Yılmaz Tunç’un kulakları çınlasın.

Alın size kuyruk.

Bu da randevu kuyruğu.

5 dahiliye doktoru var, 5’i de dolu.

Diğer branşlarda da aynı durum söz konusu.

Belinden Emar çektirmek için tam 22 gün beklediğini söyleyen bir tanıdığım var.

Bir başka tanıdığım cilt doktorunu çok daha uzun süre beklemiş.

Hem erken teşhis önemli diyeceksiniz, hem insanı yaşat ki devlet yaşasın diyeceksiniz, sonra da böyle yapacaksınız

Bu mudur yani?

 Daha çok fırın ekmek yemeliyiz

Evet, randevu sistemi ile muayene sırası düzene girmiştir, özel hastanelerle üniversite hastanelerinin de çoğalmasıyla kuyruklar bitmiş gibi görünse de, doktor yetersizliği ve hasta yoğunluğu nedeniyle randevuların haftalar sonraya kalması kuyrukları 182’ye taşımıştır.

Bir de doktorların çoğu yeni.

Yeni uzman olmuşlar ve bize gelmişler.

Eski tecrübeli doktorla henüz mesleğin başında olan doktor bir olur mu?

Biri profesör diğeri yardımcı doçent.

Arada bu kadar fark var yani.

Bakın ilimizin geçmişine, valiliğe de genelde yeni vali yapılanlar atanmış.

Burası eğitim yeri gibi.

 Gelişiyle gidişi bir oluyor

Sağlıkta eksikliği en çok hissedilen branşlardan biri de endokrin.

Dünya’da, Türkiye’de, Bartın’da şeker ve tiroid hastası çok.

Bu hastalıklar endokrinolojinin alanına giriyor.

Üç yılda iki endokrin doktoru tanıdım.

İkisi de çok geçmeden gitti.

Üç beş muayene sonrası bir de bakıyorsunuz doktor gitmiş.

Şeker ve tiroid hastaları endokrin ve dahiliye doktorları arasında top gibi gidip geliyorlar.

Bunun dışında kalp hastalarına ilimizde gerekli bütün hayati müdahaleleri yapamıyoruz.

Ve filmini çekemediğimiz pek çok hastalık var.

Eskiye göre iyiyiz ama yeterli değiliz.

Sağlıkta daha gidecek çok yolumuz var.

 HOPARLÖR MÜ SMS’Mİ?

 Hoparlör ilanları duyulmuyor.

Okuyan arkadaş tane-tane okumuyor, ne dediği anlaşılmıyor.

Halbuki peşinden atlı kovalıyor gibi değil de haber spikeri gibi okusa, Mesut Yılmaz gibi konuşsa hiç sorun olmayacak.

Sistemin de bakıma ihtiyacı var galiba diyerek konuyu basın bayramı kahvaltısında belediye başkanımız Cemal Akın’a ilettim.

Başkan Akın, hoparlörden rahatsız olduklarını söyleyenler, imza toplayıp kaldırtmak isteyenler olduğunu, hatta bunun için Cimer’e bile gidilerek şikâyetçi olunduğunu söyledi.

Öyle anlaşılıyor ki başkan iki arada bir derece kalmış.

Bir yanda isteyenler diğer yanda istemeyenler.

Sohbetimize katılan arkadaşımız Süleyman Karaman şöyle bir öneride bulundu;

Bazı belediyeler bu ilan ve duyuru işini SMS mesajı ile yapıyor, biz de öyle yapabiliriz dedi.

Mantıklı aslında.

Mesela cenaze ilanları, herkesin cep telefonuna mesaj olarak gelecek.

Almak istemeyenler varsa da bu mesajı engelleyebilecekler.

Hoparlörün yerini SMS alabilir.

Bu herkesi mutlu eder gibi geliyor bana.

Denemek lazım.

 KEDİ KÖPEK BAKIM EVİ

Uğurlar köyünde Özel İdare’nin yaptığı hayvan rehabilitasyon merkezi hiç şüphe yok ki Bartın için önemli bir eksikliği giderecek.

Böyle tesisleri yapmak elbette marifettir.

Ama asıl marifet işletmektir, işletebilmektir.

Yaşlı bakım merkezinde olup bitenler tüylerimizi diken-diken etti.

Umarım oradan ders alınır da böyle yerler için bundan sonra daha titiz olunur.

Buralarda çalışacak personel iğnenin deliğinden geçirilerek işe alınmalı.

Başta eğitim olmak üzere bir sürü şartı olmalı.

Gerçekten yeterli olup olmadıklarına bakılmalı.

Empati yapabiliyorlar mı ona da bakılmalı.

Sadece personel için değil işletmeciler için de ağır kriterler olmalı.

Ve baskın şeklinde düzenli olarak habersiz denetimler yapılmalı.

Yoksa böyle çok olaylarla karşılaşırız.

 GÜZELCEHİSAR AYRIMI

İnkumu-Güzelcehisar yol ayrımı büyük tehlike arz ediyor.

Bu yol yaz aylarında vızır-vızır işliyor.

Ve burası bağıra-bağıra sinyalizasyon istiyor.

Benim merak ettiğim, buradan bürokratı da siyasetçisi de etkilisi de yetkilisi de geçtiği halde bu tehlikeyi nasıl görmüyorlar?

Ve gazeteciler.

Onlarda buradan defalarca geçiyorlar ama tehlikeye dikkat çeken bir haber, iki satır sosyal medya yazısı yok ortada.

Kaza geliyorum diyor.

Haberiniz olsun sayın ilgililer.

 ALDATMAZ RÖVANŞI ALDI

4-0’dan 5-4’ün rövanşını merak edip soranlar oluyor.

Kavaf sokakta rahmetli Cahit amcadan miras yazıhanede benim büyük zaferimden sonra birkaç sefer daha tavla oynadık.

Bu kez şans Yusuf Aldatmaz’dan yana idi.

Oyunları da rövanşı da aldı ama hiçbiri 4-0’dan 5-4 gibi keyif vermemiştir.

4-0’dan 5-4’ün haber değeri vardı, yazdım.

Rövanşı da cevap hakkına duyduğum saygıdan dolayı yazıyorum.

Aldatmaz tavlada rövanşı aldı.

Bu önemli değil.

Asıl önemlisi önümüzdeki seçimler.

Milletvekili adayı olmayıp belediyeye devam ederse eğer, bakalım Cemal Akın’dan da rövanşı alabilecek mi?

 İYİ BAYRAMLAR

Basın Bayramı’ndan Kurban Bayramı’na…

Hayat su gibi akıp gidiyor.

Sanki ahir zamanda gibiyiz.

Saatler dakika gibi, haftalar gün gibi, aylar hafta gibi, yıllar ay gibi geçiyor.

Ne zaman 54 oldum, ne zaman 30 sene gazetecilik yapıp da emekli oldum anlayamadım.

Emekli olalı neredeyse 3 sene oluyor ama bana sanki daha dün gibi geliyor.

Annem vefat edeli 4 sene oldu.

Sanki daha dün gibi.

Bayramlar da öyle.

Çabucak geliveriyorlar.

Canı sağ olana, sağlıklı olana her gün bayram.

En büyük bayram, en büyük zenginlik sağlık.

Bütün okurlarımızın Kurban Bayramı kutlu olsun.

NELER SÖYLENDİ?
@
NAMAZ VAKİTLERİ
PUAN DURUMU
  • Süper LigOP
  • 1Başakşehir FK3469
  • 2Trabzonspor3465
  • 3Beşiktaş3462
  • 4Sivasspor3460
  • 5Alanyaspor3457
  • 6Galatasaray3456
  • 7Fenerbahçe3453
  • 8Gaziantep FK3446
  • 9Antalyaspor3445
  • 10Kasımpaşa3443
  • 11Göztepe3442
  • 12Gençlerbirliği3436
  • 13Konyaspor3436
  • 14Denizlispor3435
  • 15Çaykur Rizespor3435
  • 16Yeni Malatyaspor3432
  • 17Kayserispor3432
  • 18MKE Ankaragücü3432
HAVA DURUMU
Gazete Manşetleri
Yol Durumu
E-GAZETE
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA