Advert
Arif ÜÇLER
Arif ÜÇLER
Giriş Tarihi : 17-05-2020 14:51
Güncelleme : 17-05-2020 18:31

TERÖRDEN BETER

Dünyanın başına bela olan bu nalet virüs, İngiltere Başbakanı Boris Johnson’u yoğun bakıma soktu.

Adamcağız uzun süre tedavi gördü.

Deyim yerindeyse paçayı zor kurtardı.

Yine bu ülkeden kraliyet ailesine bulaştı.

Veliaht prens Charles’ı hastanelik etti.

Sonra gitti Rusya’da Başbakana bulaştı.

Başbakanla yetinmedi, İnşaat Bakanı ve yardımcısına bulaştı.

Sonra Kültür Bakanını gözüne kestirdi, onu da hasta etti.

Gözü dönmüştü bir kere.

Putin’in sağ kolu Kremlin sözcüsü Peskov’a da bulaştı.

Sadece hükümet adamlarını değil, sanat dünyasından, spordan ve iş çevrelerinden de pek çok tanınmış isim bu virüsün gazabına uğradı.

Sizin de bildiğiniz gibi bunlardan biri futbolumuzun imparatoru Fatih Terim idi.

Bu isimler maddi durumları gayet iyi olan insanlar.

Yani dilediklerini hem de en kalitelisinden alıp da yiyebilen, iyi beslendikleri için vitaminleri yerinde, bağışıklık sistemleri güçlü olması gereken insanlar.

Ve profesörler, tanınmış doktorlar da ellerinin altında.

Hepsinin özel doktoru var zaten.

Yani bu virüs bunlara da bulaştıysa seni beni hiç duymaz be kardeşim.

Biz olsak-olsak onun gözünde çerez oluruz.

Bizi çerez niyetine yer.

İşte hepimiz gördük; Dünya genelinde 5 ayda 5 milyona yakın insana bulaştı.

300 binden fazla ölüme neden oldu.

Her şey ortada.

Bu virüsün artık herkese bulaşacağını söylemek için kahin veya uzman olmaya gerek yoktur herhalde.

Grip gibi düşünün.

İçinizde grip olmayan var mı?

Korona 19’da grip benzeri bir virüs değil mi zaten?

Dolayısıyla bundan kaçış yok.

Birçok kişide belirti göstermeden geçip gidecekse ki böyle olduğunu da söylüyorlar, bu da demek oluyor ki; bulaşmadığı kimse kalmayacak.

Hani bulaşık, sırnaşık, yapışkan, git dersin gitmez, kapıdan kovsan bacadan giren tipler vardır ya bu da öyle.

Hatta ondan beter.

Öyle azılı ki dünyanın en tehlikeli teröristleri bile eline su dökemez.

Umarım daha fazla zarar görmeden bu beladan kurtuluruz.

NEREDESİNİZ EY PROFLAR

Virüsün adı belli, sanı belli.

Daha da önemlisi genetiği, yani yapısı belli.

İnsan vücuduna nereden girdiği belli.

Nereden geldiği belli.

Hangi organlara ne zaman, nasıl saldırdığı belli.

Huyu belli, suyu belli…

Hücrelere nasıl yayılıyor, onları nasıl ele geçiriyor, bu da biliniyor.

Elimizde o kadar çok veri olmasına rağmen ve aradan 5 aydan fazla zaman geçtiği halde, yani neredeyse 6 ay oluyor ama ortada ne ilaç var, ne de aşı.

Dünyada çuvalla para kazanan, Nobel ödüllü, anlı şanlı pek çok bilim insanı var.

Ve bunlar birbiriyle yarış edercesine seferber de olduğu halde şu ana kadar bir sonuç alınamadı.

Bu bana garip geliyor.

Teknolojinin bu kadar geliştiği bir devirde tıp bu kadar çaresiz olmamalı.

Ey üstün zekalı bilim insanları, hadi kardeşim elinizi çabuk tutun.

İnsan neslinin köküne kıran girince mi bulacaksınız aşıyı, ilacı?

Bartınlıca tabirle “gıvracuk” olun.

Hadi, hadi, hadi…

NE OLACAĞIM DEMELİ

Amerika dünyanın süper gücü.

İstediği ülkeyi uyduruk bahanelerde savaş açarak işgal ediyor.

Oluk-oluk kan döküyor.

En azılı terörist Usame Bin Ladin ile Bağdadi’yi bile saklandığı yerde bulup öldürdü.

İran Devrim Muhafızları’na bağlı Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani ve Haşdi Şabi Genel Komutan Yardımcısı Ebu Mehdi el-Mühendis’i de Amerika öldürdü.

Kabadayı ülkenin kabadayı başkanı Trump da biliyorsunuz önüne gelene posta koyuyor.

Rahip Bronson’u bahane ederek bize de epey dayılanmıştı, hatırlayın.

Ama gelin görün ki bunların gücü mini minnacık bir virüse yetmedi.

Ve bu virüs en büyük zararı dünyanın anasını ağlatan Amerika’ya verdi.

Bizim “ne oldum değil ne olacağım demeli” diye bir deyimimiz var.

Amerika’ya uyar mı dersiniz.

Uysa da söyledik, uymasa da.

TRUMP

Amerika’dan devam edelim.

Aralık 2019’da Çin Vuhan’dan başlayarak dünyaya yayılan Kovid-19 salgını dünyada hâlâ önemli sağlık sorunu olmaya devam ederken, bu dönemde ABD ile Çin arasındaki gerginlik üst seviyeye çıktı.

Haber böyle.

Devamı da şöyle;

Gerginliğin salgın sonrası ABD ve Çin eksenli yeni bir krizin yaşanmasına yol açacağını Milliyet’e anlatan Prof. Dr. Hasan Koni ‘Tüm dünyayı etkileyecek büyük savaş riski kapıyı çalar’ dedi.

Trump başkan seçildiğinde, “onun zamanında 3. Dünya Savaşı çıkmazsa bir daha kolay kolay çıkmaz, Amerikalılar yanlış tercih yaptı, Hilary Clinton başkan olmalıydı” diye yazmıştım.

Amerika bu dönemde İran, Kuzey Kore, Venezuela ve daha pek çok ülke ile büyük gerginlikler yaşadı.

Bazılarıyla savaşın eşiğinden dönüldü.

Adamın politikaları dengesiz ve kabadayıca.

Her an her şey olabilir.

Prof. Koni de aynı şeyi söylüyor.

Allah dünyayı Trump’tan korusun.

FARELER NEDEN ÖLDÜ?

Koronanın 19 numaralı virüsü ile birlikte kanalizasyon ve atık sular da tartışma konusu oldu.

Acaba virüs atık sularda ve kanalizasyonlarda da yaşar mı?

Yapılan bazı araştırmalar yaşadığını ve atık sularla kanalizasyonun da bu virüsle ilgili dikkate alınması gerektiğini ortaya koymuş.

Bu araştırmalardan biri Hollanda’da yapılmış.

Milliyet Gazetesi yazdı; “Atık suda tehlike” başlığıyla bunu manşet yaptı.

Hollanda’da 7 kentin kanalizasyonunda bu virüsten bulunmuş.

Tam da bu tartışmaların üzerine yanı başında mazgal olan 3 farklı yerde kaldırımda fare ölüsü görünce ben de “acaba?” dedim.

Şekerden dolayı 3 yıldır her gün düzenli yürüyüş yaparım.

Ve daha önce kaldırımda veya yolda ya da başka bir yerde fare ölüsü görmedim.

Gördüğüm fareler koronadan zehirlendi de can havliyle kendisini dışarıya atıp kaldırımda son nefesini vermiş olabilir mi?

Belki bu yüzden kanalizasyonun içinde yüzlerce, binlerce ölü fare var.

Görünce ürperdim ve hemen aklıma korona geldiği için yolumu değiştirdim.

Bilmiyorum, belki de evham yapıyorum.

Gördüğüm fareler başka sebeplerden dolayı da ölmüş olabilir.

Ama Hollanda’nın araştırmasını dikkate alırsak korona ihtimali de olabilir.

Üzerinde durulsa iyi olur.

MASKE

Eczanenin birinde gözüme çarptı.

Hani cep telefonlarına Ankara’dan mesaj gelince eczaneye gidiyoruz da bize maske veriyorlar ya eczacı kalfası, 5’li paketleri hazırlarken maskeleri çıplak elleriyle tutup küçük torbalara paketliyordu.

Kim bilir bunu yaparken elleri nasıldı.

Bu işin eldivenli ellerle titiz, temiz ve korunaklı bir şekilde yapılması gerekirdi.

Eczanelerin hijyen kurallarına en çok uyması gereken yerlerden biri olduğunu söylememe gerek yoktur herhalde.

Şimdi diyeceksiniz ki yahu kardeşim sen de her şeyi görüyorsun.

Üstelik emekli olduğun halde.

Kusura bakmayın.

Alışkanlık işte.

Gazetecilik refleksi kolay-kolay kaybolmuyor.

Görüp de görmezden gelmemek, duyup da duymazdan gelmemek ve görüp duyduklarımı yazmak gibi kötü bir huyum var.

BİZ ADAM OLMAYIZ

Kapalı pazaryerinde manavlar, sokaklarda hurdacılar avazı çıktığı kadar bar-bar-bar bağırıyor.

Yapılan bir araştırmada yüksek sesle konuşulduğunda veya bağırıldığında yayılan damlacıkların sayısının bir dakikada 100 bine ulaştığı belirlenmiş.

Ve bu damlacıklar 8 ila 14 dakika havada asılı kalabiliyormuş.

Ve bütün uyarılara rağmen pazarda, banka kuyruğunda, dükkân önlerinde, evlerde insanlar iç içe, nefes nefese.

Kaç kere gözümle gördüm, polis yakın durmayın, arayı açın diyor, kimse dinlemiyor, kılını kıpırdatmıyor.

Laftan anlamayan o kadar çok insan var ki.

Çocuklar için sokak serbestisi olan günde sokakları, meydanları görmeliydiniz.

Bir çocukta virüs olsa hepsine birden bulaştırır.

Çarşıda bazı esnaflar sokağa masa atıp 5-10 kişi dip dibe iftar yapıyor.

Sokakta maske çenede ağız açık hapşıranlar, öksürenler var.

Vatandaşlara vereceğimiz maskeleri çıplak elle paketliyoruz.

Hastalığı bulaştırmak için elimizden geleni yapıyoruz.

Bu kafa ile işimiz çok zor.

Allah sonumuzu hayır etsin.

HUZUR İÇİNDE UYU

Korona günlerinde kalp krizinden kaybettiğimiz Yaşar Kanbur ile 2008’den bu yana akrabalık ilişkimiz vardı.

Kardeşimin kayınpederi olur kendisi.

Kızı İlknur ile kardeşim Hakan birbirini sevmiş.

Aileler de onay verince 2008’de evlendiler.

Bana şahidimiz olur musun dediler.

Ben oğlan tarafı, İlknur’un kardeşi Ergin de kız tarafı olarak bu evliliğin altına imza attık.

Güzel bir düğün oldu.

Mutlu bir yuva kuruldu.

Bu evliliğe en çok, (benden umduğunu bulamayan) rahmetli annem sevindi.

Hepimiz sevindik ama annemin ki daha bir başka idi.

Biz onların, onlar bizim ailemizin içine girdik.

Büyük bir aile olduk.

Haliyle yaşamımızda bazı değişiklikler oldu.

Bir düzenden başka bir düzene geçerken “geçiş sürecinde” illa ki zorluklar olur.

Biz de (daha doğrusu en çok ben) ilk zamanlar bazı konularda birbirimizi anlamadık.

Bakmayın mülayim göründüğüme.

Yüzüm güleçtir ama karakterim terstir.

Hani ‘Huysuz Virjin’ vardı ya televizyonlarda, işte onun gibi huysuzluklarım vardır.

Belki de bu, 30 yıl yaptığım, adeta yaşam biçimim haline gelen mesleğimdendir.

Bilenler bilir, gazeteciler geçimsiz olur.

Bu da mesleğin doğasında muhalefet olmasındandır.

Gerçi şimdi ki gazetecilerin çoğu uyumlu, sormayıp sorgulamayıp eleştirmeyip her şeye evet deyip beğenip onayladıkları ve alkışladıkları için pek geçimliler, pek muteberler.

Gazetecilik eskiden eleştiri mesleği idi, işte bu yüzden şimdi noterlik mesleğine döndü.

O nedenle gazeteciler geçimsiz olur lafı da tarihe karıştı-karışıyor-karışacak desek yeridir.

İstisnalar var tabii ama onlar da kaideyi bozmuyorlar.

Sadece meslek değil elbette.

İnsanın huy ve karakterinde genlerin de büyük etkisi var.

Aslında daha çok genetik olur böyle şeyler.

Anadan babadan yani.

Bu yüzden evlenmedim

Evlenmeyişimin altında yatan en önemli sebep de budur.

90’lı yılların ilk yarısında biraz uzun bir nişanlılık dönemim olmuştu.

İyi ki ayrılmışız.

Kızcağızın başını yakacaktım.

Ayrıldıktan sonra çok arkadaşım oldu ama hiçbiriyle evlilik düşünmedim.

Can çıkar huy çıkmaz derler.

Dedim ya genlerimizde var.

Evleneceğim kızı üzmekten korktum.

Korktum ve evlilikten hep kaçtım.

İnsan biriktiriyordu

Dediğim gibi ilk zamanlardı sadece.

Sonra dost olduk Yaşar Kanbur‘la.

Ve dostluğumuz ölünceye kadar devam etti.

Acı tatlı bir sürü anımız oldu, hiç kavgamız, gürültümüz olmadı.

Cenazelerde hoca, merhumu nasıl bilirdiniz diye sorar ya ben de Yaşar Kanbur’u nasıl bildiğimi anlatayım size;

Benim tanıdığım Yaşar Kanbur yıkıcı değil yapıcı idi.

Kin tutmazdı.

Ailesine, dostlarına düşkündü.

Torunlarına daha çok düşkündü.

Eli avcu açıktı.

Ekmeği yenir, suyu içilirdi.

Yedirmesini, içirmesini (alkol değil) çok severdi.

Cömertti.

Bazıları para biriktirmeyi sever, o insan biriktirmeyi, dost edinmeyi severdi.

Yardımseverdi.

Akrabalarının, arkadaşlarının bir işi oldu mu hemen koşardı.

Kendimizden pay biçecek olursam;

Bizim evde tamir işi mi var, ustayı bulur, getirir, iş bitinceye kadar da başında dururdu.

Boyacı mı lazım, alır gelirdi.

Su oluğu mu değişecek, kiremitler mi yenilenecek, ustayla çatıya kadar çıkardı.

Mevlit mi yapılacak, hocayı bulur, organizasyonu yapardı.

Eve kiracı mı lazım, bulurdu.

Elinden her iş gelirdi.

Herkese yardım etmeye çalışırdı.

Her eve, her akrabaya lazım bir kişiydi Yaşar Kanbur.

Hayatının son 13 yılını yatakta geçiren şeker gazisi annemle de çok ilgilenmişti.

Eşi de hem torunlarına hem de uzun süre anneme baktı.

Çok yemeğini yedik.

Allah razı olsun.

Çalışmayı çok seviyordu

Dini bütün bir kişi idi Yaşar Kanbur.

Her Ramazan ayında oğlunun evini de konuklarına açarak iki daireyi dolduracak şekilde iftar verir, Kur’an okuturdu.

Şubat ayındaki emeklilik mevlidi de öyle olmuş, büyük bir katılımla gerçekleşmişti.

Adliye’den önce Tarım Müdürlüğünde çalıştığını anlatırdı.

Zonguldak, Çaycuma ve Kurucaşile dememiş, nereye gönderdilerse gitmiş.

Oralarda zor şartlarda görev yapmış.

Adliye’ye girdikten sonra mübaşirliğin yanı sıra otopsi işini de üstlenmişti.

Çalışkandı, çalışmayı severdi.

Mesaisinin dışında ek işler yapardı.

Hafta sonu maç oldu mu stadyuma koşardı.

Akşamları köylere düğünlere giderdi.

Gece saat kaçta olursa olsun çağırdıklarında otopsiye giderdi.

Parayı kazanmayı da harcamayı da severdi.

Kendini çok yordu

Bu tempo bir kalp için çok fazlaydı tabii.

Nitekim kalbi teklemiş, sanıyorum 15 yıl önce stent takılmıştı.

Stentli kalbe bu kadar yük bindirmek doğru değildi

Şubat ayında kontrole gittiğinde doktor 10 kilogram fazlan var, bunu vermezsen kalbine yeniden müdahale etmek zorunda kalırız demiş.

Bunun üzerine korona hadisesi patlak verince mikroptan korunmak için eve kapandığını biliyorum.

Böyle olunca 10 kilogramı veremediği gibi üstüne 10 kilogram daha aldı demek ki ve bu da kalbini sıkıştırdı.

Aslında yürüyüş yapsaydı hem kilolarını verirdi hem de kalbini korurdu.

Hadi spor bir yana da bazı insanlara yürüyüş yapmak, şöyle her gün çıkıp da tempolu 10 bin adım atmak nedense zor geliyor.

Yaşar Kanbur da onlardan biri idi.

Üstelik emekli olduktan sonra yürüyüş yapmak için bol zamanı vardı.

Ve ben birçok konuşmamızda düzenli yürüyüşün faydalarını anlattığım halde inat etti, yürüyüş yapmadı.

Meğer vedalaşmış

Koronadan önce sık sık oturup kalkıyor, görüşüp konuşuyorduk.

Güzel sohbetlerimiz oluyordu.

Koronadan az önce Oğuz Pir ile Adliyenin önünde karşılaştığımızda aramızda geçen tatsız konuşmaya o da şahit olmuş, beni kolumdan çekerek oradan uzaklaştırmaya çalışmıştı.

Koronadan sonra evden çıkmamaya başlamıştı.

Arada telefonlaşıyorduk.

Mart ayında yeğenim Kayra ile Yukarı çarşıda paça çorbası içerken aramıştım, torununla çorba içiyoruz, gel sana da ısmarlayalım demiştim.

İçinde en düşük emekli maaşını 1500 lira yapan karar da olan korona paketinin açıklandığı akşamdı, yağmurlu bir gündü.

Geçen ay beni aradığında da epey konuşmuştuk.

Vefat etmeden bir akşam önce ailecek toplanıp iftar yemeği yemişler.

Ama korona var diyenlere “geleceksiniz” diyerek emir kipi ile konuşmuş.

İyi ki bana söylememiş, bu ortamda iftar yapılmaz diye tepki gösterirdim.

Meğer bu vedasıymış, ailesiyle vedalaşmasıymış onun.

Kader işte

Rahmetli annem selayı duyunca “sırası gelen gidiyor” derdi.

Kadere inanıyorsak bir sıranın olduğu kesin.

Allah herkese bir ömür biçmiş.

Bu sıraya göre kimi er gidiyor, kimi geç

Kimi genç gidiyor, kimi yaşlı

Kimi sağlam gidiyor, kimi hasta.

Her ölüm acıdır ama genç ölüm daha acıdır.

Yaşar Kanbur 58 gibi erken bir yaşta, daha yapacak çok işi varken aramızdan ayrıldı.

Geride gözü yaşlı 4 torun, 2 çocuk, bir gelin, bir damat, bir eş ve çok sayıda hısım akraba bıraktı.

Kader işte.

Demek ki sırası gelmişti.

Bir varmış bir yokmuş

Hayat böyle.

Masal gibi.

Bir varmış bir yokmuş.

Kimi küt diye aniden gidiveriyor, kimi de yıllarca hasta yatarak yaşamaya devam ediyor.

Kimi geç yaşta, kimi ileri yaşta hayata veda ediyor.

Kimin ne olacağı belli olmuyor.

Hal böyleyken insanların birbirini üzmesine, insanın kendini hırpalayacak kadar çalışmasına, aşırı para kazanma hırsına, onu da alayım bunu da alayım düşüncesiyle hareket etmesine hiç gerek yok.

Çalışma ve para kazanma konusunda çok fazla hırslı olmamak lazım.

Nihayetinde bir sürü malın mülkün olsa ne olacak

Hepsi dünyada kalıyor.

İhtiyaçtan fazlasına gerek yok.

Aileme daha iyi bir yaşam sunayım, tamam iyi güzel de sağlığın bozuluyor, haberin bile olmuyor.

En kıymetli şeyin sağlık olduğunu, onu kaybettikten sonra anladığınızda iş işten geçmiş oluyor.

Hani bunun ilk sahibi

1929 doğumlu olup 2010’da vefat eden komisyoncu Remzi Fındık’ın Halatçıyaması’nda evinin karşındaki mezarında (Şehitliğin biraz aşağısında yol kenarında, kaldırımdan geçerken görebilirsiniz) şu sözler yazılı;

“Mal sahibi, mülk sahibi.

Hani bunun ilk sahibi.

Mal da yalan mülk de yalan.

Hadi sen de biraz oyalan.”

Çok anlamlı bir yazı.

İbretlik bir yazı.

Bir insana işte bu kadar toprak yeter

Bakın bu da dünyaca ünlü Rus yazar Tolstoy’dan herkese ibretlik bir hikâye;nKendi halinde bir çiftçi olan Pahom, daha zengin bir hayatın hayalini kurmaktadır.

Uzak bir yerlerde, cömert bir reisin karşılıksız toprak verdiğini duyunca, daha çok toprak elde etmek için reise gidip talebini iletir. Gerçekten de reis herkese istediği kadar toprak veren cömert biridir.

Pahom’a “Sabah güneşin doğuşundan batışına kadar yürüyerek ya da koşarak ulaştığın bütün yerler senindir fakat güneş batmadan yeniden başladığın yere dönmen lazım. Seni başladığın yerde görmek istiyorum. Yoksa bütün hakkını kaybedersin” der.

Pahom güneşin doğuşuyla beraber başlar yürümeye. Tarlalar, bağlar, bahçeler geçer. Tam geri dönecekken gördüğü sulak bir arazi dikkatini çeker orayı da almak için koşmaya başlar.

Şu bağ, bu bahçe derken bakar ki güneşin batmasına az kalmış. Vakit epey geçmiş. Daha hızlı koşar, koşar, ama artık kesilir takâti. Halsiz adımlarla yürümeye devam ederken, Pahom’un burnundan kanlar damlamaya başlar. Tam başladığı noktaya yaklaşmışken, bir an yığılır yere ve bir daha kalkamaz…

Reis olanları izlemektedir. Çok kereler şahit olduğu olay yeniden vuku bulmuştur. Adamlarına bir mezar kazdırır. Pahom’u bu mezara gömerler. Reis Pahom’un mezarının başında durur şöyle der:

“Bir insana işte bu kadar toprak yeter!”

Şehit yeğeniyle buluştu

Öğle saatlerinde marketten çıktıktan sonra kalbim sıkışıyor demiş eşine.

Arabayı Aladağ’daki hastaneye sürmüş.

Kalp grafisinde damarlarda sorun görülmüş.

Doktor seni anjiyo için Karabük’e sevk edeceğim der demez yere yığılmış.

Kalbi durmuş.

Kalp masajı ile hayata döndürmek için çok uğraşmışlar.

Bir kez cevap vermiş, hayata dönmüş ama sonra yine durmuş.

Ve yorgun kalp bir kez daha çalışıp da onu hayata bağlamamış.

Geceyi hastane morgunda geçirdikten sonra ertesi günü Aydınlık caddesindeki evinin önüne getirdiler Yaşar Kanbur’u.

Burada Kur’an okunup helallik alındıktan sonra köyüne, merkeze bağlı Muratbey’e götürüldü.

Orada, Mardin’de terörle mücadele ederken şehit düşen uzman onbaşı Cem Kanbur’la birlikteler şimdi.

Amca yeğen huzur içinde uyusunlar.

Neden bizde anjiyo yok

Milletvekilimiz Yılmaz Tunç partisinin hizmetlerini ballandıra-ballandıra anlatırken sağlıktan her zaman övgüyle söz eder.

Bizden önce şöyleydi, sonra böyle oldu der.

Kuyrukları bitirdik der.

Sağlığa büyük önem veriyoruz der.

Şu kadar yatırım yaptık, bu kadar para harcadık der.

Der oğlu der.

Evet, 2002 öncesine göre çok önemli gelişmeler yaşandı ama sağlıkta halen daha önemli aksaklıklar, eksikler var.

Kalp hastalıkları her yerde olduğu gibi burada da oldukça fazla.

Ama Bartın’da anjiyo yok, operasyon yapılamıyor.

Yaşar Kanbur’u da doktor bu yüzden en yakın yer olan Karabük’e sevk etmeye kalkıyor.

Burada daha çok imkân olsa belki daha fazla hayat kurtulacak.

Ben kendi hastalığımdan biliyorum, ilimizde endokrin doktoru da yok.

Zar zor bulunan doktor fazla kalmadan gidiyor.

Bartın’da şeker ve tiroid hastası çok.

Endokrin doktorunun da kalp gibi hayati önemi var.

2016’da tiroid sintigrafisi filmi için Zonguldak’a gitmek zorunda kalmıştım.

Burada yok ama orada hem devlette var, hem üniversite hastanesinde.

Bunlar sadece aklıma gelenler.

Sağlıkta daha yapılması gereken çok iş, alınması gereken çok mesafe var.

Bu da salgın

Hep koronayı konuşuyoruz.

Vakaları, ölümleri tek tek saydığımız için belki bize çok yüksek görünüyor.

Ama her yıl dünyada milyonlarca kişinin ölümüne yol açan o kadar çok hastalık var ki saymakla bitmez.

İşte bunlardan biri Yaşar Kanbur’u aramızdan alan kalp rahatsızlıkları.

2018’de yapılan bir haberde, “Dünya genelinde birinci sırada gelen ölüm nedeninin kalp ve damar hastalıkları olduğu ve her yıl yaklaşık 18 milyon kişinin kalp ve damar hastalıkları nedeniyle hayatını kaybettiği” belirtilmişti.

2020’de bu rakam 20 milyon olmuştur herhalde.

Haberde “Tüm ölümlerin yüzde 31'ine tekabül eden kalp ve buna bağlı hastalıklar nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısının 2030 yılında 23 milyona ulaşacağı tahmin ediliyor” deniyordu.

Rakamlar dudak uçuklatıyor.

Salgından bol bir şey yok, el birliğiyle içine edip yaşanmaz hale getirdiğimiz yaşlı dünyamızda.

İş stresi ömür törpüsü

Kalbi en çok yoranlardan biri de stres.

Hayatın içinde bir sürü stres var.

İş stresi de bunlardan biri ve bana göre en önemlisi.

Yaşar Kanbur’u emekliliğe teşvik edenlerden biri de benim.

İş stresinden kurtul, sağlığına daha çok zaman ayır ve artık dinlen diye kaç kere söyledim.

Sonunda istemeye-istemeye de olsa bu yılın başlarında emekli oldu.

Emekliliğe teşvik ettim, emekli oldu.

Yürüyüşe teşvik ettim ama yürümedi.

Keşke yürüseydi.

Belki biraz daha uzun yaşardı.

Kaderin önüne geçilmez ama yine de insan böyle düşünmek istiyor.

Veda yazısı

Yazılarımı eskiden beri ilgiyle okuduğunu söylerdi.

Bu veda yazısı benim için bir borçtu.

Biz de böyle vedalaşmış olduk.

Hey gidi Yaşar Kanbur hey.

Sen ne iyi adamdın be.

Merak etme.

Gözün arkada kalmasın.

Çok sevdiğin torunlarına bundan sonra ayrıca senin adına da bakacağız.

Allah rahmet eylesin.

Mekânın cennet olsun.

Seni her zaman iyi hatırlayacağız.

Biz (eğer varsa) hakkımızı helal ettik.

Bizde çok hakkın var.

Umarım sen de bize hakkını helal etmiştir.

NELER SÖYLENDİ?
@
NAMAZ VAKİTLERİ
PUAN DURUMU
  • Süper LigOP
  • 1Trabzonspor2653
  • 2Başakşehir FK2653
  • 3Galatasaray2650
  • 4Sivasspor2649
  • 5Beşiktaş2644
  • 6Alanyaspor2643
  • 7Fenerbahçe2640
  • 8Göztepe2637
  • 9Gaziantep FK2632
  • 10Denizlispor2631
  • 11Antalyaspor2630
  • 12Gençlerbirliği2628
  • 13Kasımpaşa2626
  • 14Konyaspor2626
  • 15Yeni Malatyaspor2625
  • 16Çaykur Rizespor2625
  • 17MKE Ankaragücü2623
  • 18Kayserispor2622
HAVA DURUMU
Gazete Manşetleri
Yol Durumu
E-GAZETE
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA