Advert
Arif ÜÇLER
Arif ÜÇLER
Giriş Tarihi : 19-03-2020 12:04
Güncelleme : 19-03-2020 12:07

Önüm arkam, sağım solum sobe

Eski belediye başkanı Oğuz Pir’in hışmına uğramıştık, hem de hakaretamiz sözlerle…

Deli dana, kuş gribi, domuz gribi, sars, mers, ebola ve kırım kongo derken sabah oldu erken.

Malumunuz şimdi de koronanın 19 numaralı virüsü ile Çin’de ortaya çıkıp bütün dünyaya yayılan bir salgınla boğuşuyoruz.

Bu hastalık patlamalarına yol açan virüslerin laboratuvar ortamında insan eliyle üretildiği konusunda neredeyse herkes hem fikir.

Ama hesaba katmamız gereken bir şey daha varsa o da buzulların erimeye başlamasıyla uyanan virüslerdir.

Asıl tehlike aslında budur.

Bu virüsler dururken ve hazır canlanmışken laboratuvarda mikrop üretmek için özel bir çaba harcamaya gerek yoksa da biyolojik silah peşindeki ülkelerin rakiplerini çökertmek amacıyla böyle tehlikeli oyunlar peşinde oldukları biliniyor.

Bir yanda küresel ısınma diğer yanda laboratuvar ürünü virüsler, insanoğlu dünyayı kendi eliyle yaşanmaz bir yer haline getirmek için elinden geleni yapıyor.

Tehlike büyük

Biliyorsunuz küresel ısınmanın etkisiyle Sibirya ve Alaska’da on binlerce yıldır buz altında kalan donmuş topraklar açığa çıktı.

Bu topraklarda kış uykusunda bulunan ve insanlığın hiç tanımadığı virüsler var.

İşte bu virüsler sağlık için çok büyük tehdit ve tehlike.

Güney kutbunda araştırma yapan bilim insanları buzullardaki erimenin, tahminlerin çok ötesinde olduğunu belirledi.

Son yıllarda hızla eriyen kutup buzullarının varlığını sürdürmesinin tüm dünya için yaşamsal önemi olduğunu bilmeyen yoktur herhalde.

Madalyonun bir yüzü böyle.

Diğer yüzüne bakınca da aslında salgın sayılmayıp dikkate alınmayan daha pek çok salgınımızın olduğunu görüyoruz.

Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünya genelinde her yıl 5 milyon civarında grip vakası ortaya çıkıyor ve bundan kaynaklı ölümlerin sayısı 650 bini buluyor.

Sadece Almanya’da geçen yıl gripten 25 bin kişi ölmüş.

Kronik böbrek hastalığından ölenlerin dünya geneli sayısı da dudak uçuklatıyor.

Türk Nefroloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Kenan Ateş, kısa bir süre önce yaptığı açıklamada, “Dünya genelinde her 10 kişiden biri, Türkiye’de ise her 6-7 yetişkinden biri kronik böbrek hastası” dedi.

Ateş, böbrek hastalıklarının son dönemde dünya gündemine oturan koronavirüsten daha öldürücü olduğuna dikkat çekti.

Böbrekten yılda 2,5 milyon ölüm

Koronavirüs, ortaya çıktığı günden bu yana geçen 3 aylık sürede 8 binden fazla insanın canını alırken her yıl 2,5 milyon insan böbrek kaynaklı nedenlerden hayatını kaybediyor.

Dünyadaki ölüm sebeplerinin başında gelen sigara kullanımı da, her yıl 6 milyon kişinin hayatını bitiriyor.

Sigara ülkemizde ise her yıl 100 bin kişinin ölüm nedeni.

Dünya Sağlık Örgütü'nün verilerine göre, 600 bin kişi ise her yıl pasif içicilik nedeni ile hayatını kaybediyor.

Akciğer kanserinin ve KOAH’ın yüzde 90 sebebinin sigara olduğunu söylememize gerek yoktur herhalde.

Salgın mı arıyorsunuz alın size başka bir salgın daha;

Tüm dünyada yaklaşık 600 milyon KOAH’lı hasta var ve her yıl 3 milyon kişi KOAH nedeniyle hayatını kaybediyor.

Görülme sıklığı 40 yaş üstü erişkinde yaklaşık yüzde 20.

Yani her 5 kişiden biri KOAH.

Türkiye’de 3. en sık ölüm nedeni ve yılda yaklaşık 30 bin kişinin KOAH nedeniyle öldüğü tahmin ediliyor.

KOAH’ın en önemli nedeni sigara.

Ve toz, duman ve çeşitli gazların solunması.

Bu kişiler sigara da içiyorsa KOAH kaçınılmaz oluyor.

Korona da akciğerden vuruyor, KOAH’da.

Deli dana ve diğer grip türleri de yine akciğerden zatürreye yol açıp öldürüyordu.

Hastalıklara davetiye

1.Dünya Savaşı sonunda ortaya çıkan İspanyol gribi, Orta Çağ Avrupası’nda yaşanan ve kara veba olarak da bilinen hıyarcıklı veba gibi meşhur salgınlardan biri idi.

Grip her dönemde, her çağda var.

Ve öldürücü.

Mikroplar nihayetinde kılık değiştiriyor.

Zaten yaşam tarzımız yanlışlarla dolu.

Sigara, içki, hava, çevre ve su kirliliği, sporsuz, egzersizsiz, yani hareketsiz yaşam sağlıksız ve dengesiz beslenme, stres, ekonomik sorunlar ve gelecek kaygısı ile hastalıklara yaldızlı davetiye çıkarıyoruz.

Bu sadece ülkemizde değil bütün dünyada böyle.

Böyle yaşamaya devam edersek ve küresel ısınmayı önleyemezsek korkarım ki daha çok salgınımız olur.

Koronavirüsün 19 numaralı salgınını çok konuşuyor olmamız vakaların her gün tek-tek sayılıp basın ve medyadan duyurulmasındandır diye düşünüyorum.

Bulaşıcı olması, hızla yayılması ve ilacının bulunmaması da bir etken ama bulaşıcı olup da ilacı olmayan salgın olup da salgın sayılmayan başka salgınlarımız da olduğu için bu etkenleri hesaba katmıyoruz.

Sağlığımız böyle bozuldu

Bu korona denen virüs yıllar önce de olduğuna göre bugün karşımıza nasıl şekil değiştirip 19. numaralı formasıyla çıktıysa sonra ki yıllarda da başka bir versiyonu ve numarası ile çıkacağını söylemek için kâhin olmaya gerek yok.

Anlayacağınız bu virüsle başımız her zaman belada.

Ve yapmamız gereken tek şey bağışıklık sistemimizi güçlü tutmak ve temizliğe özen göstermek.

Hadi temizliği hallettik diyelim ya bağışıklık sistemi.

İşte onu hileli gıda ortamında ayakta tutabilmek oldukça zor.

Sektörde o kadar çok sahtekârlık var ki ne yediğimiz belli değil.

Bir de kimyasal ilaçlar var.

Bilinçsiz tarım ilacı kullanımı da ayrı bir sorun.

Bir yanda hileli gıdalar, diğer yanda hormonlu, ilaçlı gıdalar ve bilinçsiz yapılan tarım ve hayvancılık.

Hadi gelin de bu şartlarda bağışıklık sistemini güçlü tutun.

Bakın hastaneler ana baba günü.

Cezalar caydırıcı değil

Gıda sahtekârlığı yapan firmaları ve ürünlerini gösteren uzun listeler 3 ayda bir gazete sayfalarını süslüyor.

Tarım ve Orman Bakanlığı daha geçenlerde taklit ve tağşiş yapılan veya ilaç etken maddesi tespit edilen toplam 74 firmanın 99 parti ürününü ifşa etti.

Bu ifşa ile birlikte 2012 yılından bu yana, bin 486 firmaya ait 3 bin 301 parti üründe hile tespit edildiğini öğreniyoruz.

Ya tespit edil(e)meyenler.

Denetime takılanlar bir nevi vergi yüzsüzü muamelesi görüyor ve kendilerini hiç etkilemeyen caydırıcılıktan uzak para cezalarıyla işin içinden çıkıveriyorlar.

Avrupa’da bu tür suçlar cana kastetmekle eş değer.

Bunun tasarlı planlı bir şekilde taammüden öldürmekten ne farkı var?

Hile yapanın işyerini kapat, kendisini hapse at, tekrarı halinde cezayı 3-5 katına çıkar, bak bir daha yapabiliyor mu?!

Geç de olsa şimdi bir düzenleme yapılacağını öğreniyoruz.

Basına yansıyan taslağa göre taklit ve tağşiş yapan firmalara; suçun niteliğine göre 10 yıla kadar sektörden men, 5 yıla kadar hapis, 250 bin liraya kadar para ceza verilecekmiş.

Bu da hafif kalır bana göre.

10 yıla kadar men değil tamamen men, 5 yıla kadar hapis değil 20-30 yıla kadar hapis, 250 bin liraya kadar değil 50-100 milyon liraya kadar para cezası öngörülmeli.

İnsan hayatının ucuz olmadığı bir ülkede yaşamak çok mu zor?

Rüştü abiyi uğurladık

Hastalıklardan bahsediyoruz ya oradan devam edelim.

Ziraat Odasını 30 yıldan fazla yöneten, seçimlerde karşısına çıkanları silindir gibi ezen, bir o kadar yıl da köy muhtarlığı yapan Rüştü Civak da KOAH’tan muzdarip idi.

Başka sağlık sorunları da vardı ama KOAH son zamanlarda öne çıkmış, onu nefessiz bırakmıştı.

Vefat etmeden bir hafta önce Kutlubeydemirci Kasapoğlu mahallesindeki evine geçmiş olsun ziyaretine gittik.

Sohbet ettik, güldük, eski günlerden, siyasetten konuştuk.

Ecevitçiydi, siyaseti severdi Rüştü abi.

Bize anılarını anlattı.

Anlatırken sanki o günlere tekrar gidercesine heyecanlıydı.

Hastaydı ama neşeliydi.

Bana, Bartın’da uzun süre avukatlık yaptıktan sonra İstanbul’a giden Orhan Kumaş’ı sordu.

Konuşmak istersen arayayım dedim, ara dedi, aradım.

Avukat-müvekkil gibi değil de abi-kardeş gibi konuştular.

Orhan abimi, yaklaşık 4 ay önce, eczacı Ahmet Özardıç’ın eşinin cenazesine geldiğinde de mezarlıktan birlikte şehre inerken Rüştü abiyle telefonla konuşturmuştum.

Meğer bizim ziyaretimiz veda ziyareti, Orhan abimin konuşması da veda konuşmasıymış.

Bizden sonra Antalya’ya özel hastaneye gidecekti.

Ertesi günü öğrendik ki, gitmiş, ben burada durmam demiş, geri gelmiş.

Bir hafta sonra öğrendik ki Ankara’da hastanede vefat etmiş.

Ciğerlerde problem vardı ama iyi görünüyordu.

Berber Salih telefonda Rüştü abiyi kaybettik deyince şaşırdım.

Ölüm işte, ne zaman geleceği belli olmuyor.

Esen Aliş, Necdet Aydemir, Erdal Arslan ve ben cenazeye gidip son görevimizi yerine getirdik.

Helalleştik, vedalaştık.

Cenazesi çok kalabalıktı.

Yatağa düşmeden önce birkaç defa söyledim, bak muhtarlık gitti, üzerinden büyük bir yük kalktı, bunlar stresli işler, yeter bu kadar, artık odayı bırak, sağlığın bozuluyor, kimsenin faydası olmaz dedim.

Ölünceye kadar devam dedi.

Dediği gibi de oldu.

Rüştü Civak da, uzun yıllar Emekliler Derneği Başkanlığı yapan İsmail Kulaç gibi koltukta vefat etti.

Rüştü abiyi 80’li yıllardan bu yana tanırdım.

Tanışıklığımız Orhan abimin bürosunda başladı.

Ölünceye kadar süren özel bir dostluğumuz vardı.

Delikanlı adamdı.

Mertti, dürüsttü.

Allah rahmet eylesin.

Mekânı cennet olsun.

Bir nefes sıhhat

Gençlik gibi elden gitmeden kıymetini bilmediğimiz sağlıktan devam edelim.

Sağlığımızın en büyük düşmanlarından biri olan sigarayı içenlere üzülüyorum.

Ve acıyorum.

Yaklaşık 25 yıl bunun esiri olan kendime üzüldüğüm ve acıdığım gibi.

Hayattaki en büyük pişmanlıklarımdan biri de budur.

Keşke hiç içmeseydim dediğim zamanlar çok olmuştur.

Ve iyi ki bırakmışım demek de nasip oldu şükürler olsun ki.

Bu illetten yakamı kurtaralı 18 Şubat 2005’ten 18 Şubat 2020’ye tamı tamına 15 yıl oldu.

Uzmanlara göre sigaranın vücutta yarattığı tahribatın izleri 15 yılda büyük ölçüde temizleniyor, siliniyor.

Ben yine de 20-25 yıl geçmesi gerekir diye düşünüyorum.

Bakın şimdi bu yılın başından itibaren sigara paketlerinin hepsinin üzeri karartıldı, paketlerin üzerine sigaranın mahvettiği organların resimleri de yerleştirildi ki en kötüsü de bu.

Kapalı yerlerde sigara içmeyi yasaklayarak sigara içmeyenleri içenlerden koruyan iktidarın daha da ileri gidip paketlerin üzerine koyduğu resimler öyle berbat ki valla ben görsem 3 günlük değil 300 günlük hatta 3 bin günlük yola kaçarım.

Sigara içenlere işte ciğerleriniz, kalbiniz, ağzınız, boğazınız, dişleriniz, elleriniz, bacaklarınız böyle mahvolacak mesajı veriliyor bu simsiyah katran ve nikotin rengiyle ve perişan durumdaki organların resimleriyle.

Ama buna rağmen sigara satışlarında düşüş yok, artış var.

Yazık günah

Vallahi de acıyorum billahi de acıyorum.   Hem acıyorum hem üzülüyorum.

Baylar bayanlar resmen kendinize kıyıyorsunuz.

Yapmayın, etmeyin, eylemeyin.

Zaten günlük yaşamda özellikle ciğerlerin düşmanı öyle çok zararlı madde var ki.

Ev tozu bunlardan biri.

Diğeri sokak tozu.

Bir diğeri araba egzozu.

Ve hava kirliliğine sebep olan başka etkenler.

Bunlar az şey mi?

Bütün bunların üzerine bir de sigara ile özellikle ciğerlerinize darbe vuruyorsunuz ki bana göre affedilmez hata.

Onlar bizim nefes alıp vermemizi sağlıyorlar.

Ama biz onları, o güzelim ciğerleri karartıyoruz.

Yazık günah değil mi?

Akciğerler bir yanda toz, bir yanda duman, bunca olumsuzluğa yine de iyi dayanıyor.

Valla şaşırmamak elde değil.

Nefes almak, alabilmek kadar bu dünyada daha güzel bir şey olamaz diye düşünüyorum.

Bunun kıymetini nefes almayı kaybetmeden bilmek, anlamak lazım.

İş işten geçtikten sonra istediğiniz kadar dövünün, ah vah, keşke falan deyin, elinize hiçbir şey geçmez.

O nedenle bu sigara denen uyuşturucu, keyif verici, başta akciğer kanseri olmak üzere birçok hastalığın sebebi olan zehirli maddeyi çok geç olmadan bırakmak gerekir.

Hiç başlamamak en iyisi tabii ki ama başlayanlar da zararın neresinden dönülse kârdır misali bir an önce bıraksalar iyi ederler.

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.

Konunun “hayati önemi” bundan daha güzel ve çarpıcı bir sözle anlatılamazdı herhalde.

Yasak var, uyan yok

12 Şubat tarihli Milliyette Şansal Büyüka’da yazdı. Cumhurbaşkanının büyük hassasiyet gösterdiği sigara yasağına ne yazık ki uyulmuyor, denetim de gerektiği gibi yapılmıyor.

Sadece İstanbul değil yurdun pek çok yerinde olduğu gibi Bartın’da da kapalı mekânlarda yasağı ihlal eden pek çok yer var.

Özellikle Yalı boyundaki bazı işyerlerinde aleni sigara içiliyor.

Buradan geçerken gözlerimle görüyorum.

Masalarda kül tablaları bile var.

Sigara içenler içmeyenleri zehirlemeye devam ediyor.

İşyerleri de buna göz yumuyor.

Hem de yasağa, yüklü miktarlardaki para cezalarına rağmen oluyor bütün bunlar.

Hayatı kendi kendimize zehir ediyoruz, çekilmez hale getiriyoruz.

Darısı Çetin müdürümüze

Polislik stresli meslek. İlimizin kuruluşundan bu yana görev yapan emniyet müdürlerimizin neredeyse tamamı sigara içiyordu. Sadece müdürler değil teşkilat mensuplarının çoğu sigara içiyor. Bunu mesleğin stres yüklü ve riskli olmasına bağlamak mümkün. Ama sigara stresi ve riski yok etmiyor. Sadece beyni biraz uyuşturarak stresi kısa bir süre öteleyip geçiştiriyor. Buna tozları halının altına süpürmek de diyebiliriz. Sonuçta sigara içenler yağmurdan kaçarken doluya tutuluyor. Çayı kahveyi sigarasız içemiyorum, aslında bıraktıydım ama annem öldü veya işim bozuldu tekrar başladım diyenler de var. Sigara ölen anneyi geri getirmez, bozulan işi düzeltmez. Hiçbir bahane insanın kendini ve etrafını zehirlemesini gerektirmiyor. Emniyet Genel Müdürlüğünde Daire Başkanlığına terfi eden önceki emniyet müdürümüz Ogün Vural sigarayı burada bıraktı. Eski müdürlerimizden Mesut İnce de sigaradan kurtuldu. Yeni müdürümüz Çetin Bozkuş da umarız sigarayı burada bırakan müdürlerimiz arasına katılır.

İyi örnek olmak lazım

Önemli görevlerde olanlar, toplumun gözü önünde bulunanlar, tanınmış kişiler, rol model konumundakiler…

Bu kişilerin özel yaşamlarında bile dikkatli olması gerekir.

Evet, konumuz yine sigara.

Başbakanlık ve parti başkanlığı yapan Mesut Yılmaz’ı hatırlıyorum da sigarayı elinden düşürmezdi.

Eski başbakanlarımızdan merhum Bülent Ecevit de sigara içiyordu.

Bildiğim kadarıyla bu alışkanlık Devlet Bahçeli’de de var.

Ve ünlü sanatçıların da pek çoğu sigara içiyor.

Bartın’da Göğüs Hastalıkları Hastanesinin uzun yıllar Başhekimliğini yapan Dr. Bayram Yorulmaz da sigara içerdi.

Hadi sanatçılar, bürokratlar ve siyasetçiler bir yana diyelim ama ben doktorların sigara içmesini çok fena halde yadırgıyorum ve yakıştıramıyorum.

Düşünebiliyor musunuz, Bayram Bey kendisine göğüs ağrısından ve nefes probleminden gelen hastalarına sigarayı bırakmanız gerekiyor diyecek ki kim bilir kaç bin defa demiştir de ama kendisi sigara içecek.

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu durumu yani.

Bir de din adamlarına hayret ediyorum.

Onların arasında da var sigara içen.

Yahu kardeşim sigara da alkol gibi zararlı, haram-günah değil mi?

Hem cemaate haramdan ve günahtan uzak durun diyeceksiniz hem kendiniz yapacaksınız.

Bu durumda sizi kim neden dinlesin ki?

O nedenle başta doktorlar, sağlıkçılar, sanatçılar, siyasetçiler, bürokratlar ve din görevlileri olmak üzere toplumun gözü önünde olup sözlerine itibar edilen, sevilen, tanınan, bilinen herkes kötü alışkanlıklardan, olumsuz davranışlardan uzak durmalı.

Onlar bilmeliler ki özelikle çocuklar ve gençler bizi taklit edecek, rol model alacak, bizim yaptıklarımızı yapmaya çalışacak.

Sigaranın genelde küçük yaşlarda arkadaş çevresine ve büyüklere özenti ile başladığını söylememe gerek yoktur herhalde.

HAZIMSIZLIK

10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü vesilesi ile Belediye Başkanımız Cemal Akın’ın düzenlediği yemekli toplantıya davet üzerine katılmış ve geniş katılımla gerçekleşen bu etkinlikten “Cemal Akın farkıyla 10 Ocak” başlıklı bir yazı çıkarmıştım.

Bu yazı eski başkanlardan Oğuz Pir’i rahatsız etmiş.

Rahatsızlığının sebebi eleştirilmek.

Gazetecilik böyle bir meslek işte.

Kimseye gözünün üstünde kaşın var demeyeceksin.

10 Ocak etkinliğini anlatan yazımda yakın tarihteki başkanların eleştiri karşısındaki tutumlarını karşılaştırmalı olarak ele alırken Cemal Akın’ın bu konuda açık ara önde bulunduğunu, Oğuz Pir’i ve Rıza Yalçınkaya’yı yaya bıraktığını ifade etmiştim.

Oğuz Pir ile karşılaştığımda ne dese beğenirsiniz?

25 sene öncesinin meselesini yeniden gündeme getirmenin ne manası vardı?

Evet, dediği laf bu.

Ve bunu çıkışır ve hesap sorar bir tavırla söyledi.

Yazının Oğuz Pir’le ilgili bölümünü bir daha okuyalım;

“1996’da ANAP’lı başkan belediye parkındaki Atatürk büstünü kaldırıp depoya attı diye haber yaptığımızda Oğuz Pir, Adnan Balta’nın radyosuna gidip bana ve Esen abiye yüklenerek “Bunlar ruh hastası” demişti.

Haber Milliyette ve yerel Adalet Gazetesi’nde benim imzamla, Bartın Gazetesi’nde ve Cumhuriyette de Esen Aliş imzasıyla çıkmıştı.

Ve dönemin belediye başkanı Oğuz Pir’in hışmına uğramıştık, hem de hakaretamiz sözlerle.”

Ben olsaydım şöyle derdim;

“25 sene önce yaşanan bu olayı hatırlatarak iyi yapmışsın. Bir kızgınlıkla size hakaret etmiştim. Bugün varız yarın yokuz dünyasında zaten insanın bilerek veya bilmeyerek bir sürü hatası oluyor. Öbür tarafta beni bir de bu mesele ile uğraştırmayın. Kusura bakmayın”

Bizim ki de boş hayal işte.

Bizim gibi demokrasiyi herkesin işine geldiği gibi yorumladığı bir ülkede böyle bir beklentinin gerçek olabilmesi için 40 fırın değil 40 bin fırın ekmek yememiz lazım.

Aslında söylenecek çok şey var ama değmez!

Bu tavrıyla da eleştiriye ne kadar tahammül edebildiğini gösterdiğine göre bu zihniyettekilere ne desek boşuna!

NELER SÖYLENDİ?
@
NAMAZ VAKİTLERİ
PUAN DURUMU
  • Süper LigOP
  • 1Trabzonspor2653
  • 2Başakşehir FK2653
  • 3Galatasaray2650
  • 4Sivasspor2649
  • 5Beşiktaş2644
  • 6Alanyaspor2643
  • 7Fenerbahçe2640
  • 8Göztepe2637
  • 9Gaziantep FK2632
  • 10Denizlispor2631
  • 11Antalyaspor2630
  • 12Gençlerbirliği2628
  • 13Kasımpaşa2626
  • 14Konyaspor2626
  • 15Yeni Malatyaspor2625
  • 16Çaykur Rizespor2625
  • 17MKE Ankaragücü2623
  • 18Kayserispor2622
HAVA DURUMU
Gazete Manşetleri
Yol Durumu
E-GAZETE
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA